Türk Ceza Kanunu’nda insan hayatına yönelen fiiller, kasten ve taksirle öldürme şeklinde iki temel kategoride düzenlenmiştir. Kasten öldürme suçları TCK m. 81-83 arasında, taksirle öldürme ise TCK m. 85’te hüküm altına alınmıştır.

KASTEN ÖLDÜRME SUÇU (TCK M. 81-83)

SUÇUN TEMEL ŞEKLİ (TCK m. 81)

Kasten öldürme

Madde 81

(1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Bu düzenleme ile korunan hukuki değer, bireyin yaşam hakkıdır.

SUÇUN UNSURLARI

KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNUN NİTELİKLİ HALLERİ (TCK m. 82)

Nitelikli haller

Madde 82

(1) Kasten öldürme suçunun;

a) Tasarlayarak,

b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek,

c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle,

d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı,

e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

f) (Değişik:12/5/2022-7406/2 md.) Kadına karşı,

g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla,

i) (Ek:29/6/2005 – 5377/9 md.)Bir suçu işleyememekten dolayı duyduğu infialle,

j) Kan gütme saikiyle,

k) Töre saikiyle, İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesi, kasten öldürme suçunun nitelikli hallerini düzenleyerek, suçun failin saikine, suçun işleniş tarzına ve mağdurun kişisel özelliklerine göre ağırlaştırılmasını öngörmektedir. Bu hallerin varlığı, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesini gerektirir.

Nitelikli hallerin amacı, yalnızca cezanın artırılması değil; aynı zamanda toplum vicdanında derin infial uyandıran eylemlerin daha ağır bir şekilde cezalandırılmasını sağlayarak özel ve genel caydırıcılığı sağlamaktır.

  1. Fiilin Tasarlanarak İşlenmesi (TCK 82/1-a)

Tasarlama, failin suçu spontane değil, bilinçli bir hazırlık süreci sonucunda, önceden planlayarak ve zaman ayırarak işlemesidir. Burada kast, sıradan bir öldürme kastından farklı olarak yoğun, sabit ve ısrarlı bir iradeyi yansıtır. Örneğin, failin mağduru günlerce takip ederek rutinlerini öğrenmesi, cinayeti en uygun ortamda ve dikkat çekmeyecek şekilde planlaması.

Yargıtay’ın kararlarında, failin mağdura yönelik geçmişe dönük tehditleri, ön hazırlık niteliğindeki eylemler ve zaman aralığı, tasarlamayı gösteren objektif deliller olarak ele alınmaktadır.

  1. Canavarca Hisle veya Eziyet Çektirerek Öldürme (TCK 82/1-b)

Bu bentte düzenlenen nitelikli hal, suçun işleniş yönteminin olağan dışı vahşet, nefret, kin veya ağır fiziksel/psikolojik acılar verme amacı taşımasını kapsar.

CEZA GENEL KURULU, Karar Tarihi :05.03.2019

“…Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinin birinci fıkrasının “b” bendinde, kasten öldürme fiilinin, “Canavarca hisle veya eziyet çektirerek” gerçekleştirilmesi bu suçun nitelikli hâli olarak düzenlenmiş, faildeki ahlaki kötülüğün yoğunluğu ve insani duygulardan yoksunluk, cezanın artırılmasını gerektirir hâl kabul edilmiştir. Eziyet çektirerek öldürme suçun bir işleniş şekli olduğu hâlde, canavarca hisle öldürme failin subjektif durumuyla ilgili bir husustur. Madde metninde, “canavarca his” kavramının tanımına yer verilmemiş, madde gerekçesinde ise, kişinin acıma hissi olmaksızın bir başkasını öldürmesi hâlinde canavarca hisle öldürmenin söz konusu olacağı, öldürmenin vahşi bir yöntemle gerçekleştirilmesinin, canavarca hisle öldürmenin arz ettiği özellik olduğu belirtilerek, kişinin yakılarak, uyurken kulağının içine kızgın yağ dökülerek ya da vücudu parçalanarak öldürülmesi, canavarca hisle öldürmeye örnek olarak gösterilmiştir.”

Canavarca his örneği: Mağdurun parçalanarak veya diri diri yakılarak öldürülmesi.

Eziyet örneği: Mağdurun günlerce aç bırakılması, işkenceye maruz bırakılması.

  1. Kamuya Tehlike Yaratan Araçlarla İşlenmesi (TCK 82/1-c)

Yangın, su baskını, bombalama, tahrip gibi yöntemlerle veya nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlarla öldürme, hem bireysel mağdura hem de kamu güvenliği ve sağlığına yönelen ağır tehdit oluşturur. Örneğin, kalabalık bir topluluğun bulunduğu mekânda bomba patlatılmasıyla mağdurun öldürülmesi.

  1. Aile İlişkisi Kapsamında İşlenmesi (TCK 82/1-d)

Üstsoy, altsoy, eş veya kardeş gibi yakın hısımlara karşı işlenen öldürme fiilleri, aile içi güven ilişkisini ihlal ettiği ve özel koruma alanına saldırı teşkil ettiği için nitelikli hale tabidir. İmam nikâhlı eş veya resmi olarak tanınmayan evlilik dışı çocuklar bu kapsama girmez. Medeni Kanun’da tanımlı hısımlık ilişkisi esas alınır. Örneğin, failin, miras nedeniyle tartıştığı babasını kasten öldürmesi.

  1. Savunmasız Kişilere Karşı İşlenmesi (TCK 82/1-e)

Yaş küçüklüğü, yaşlılık, engellilik, hastalık veya geçici baygınlık gibi nedenlerle kendini savunamayacak durumda olan mağdurlara karşı işlenen öldürme fiilleri ağırlaştırıcı nedendir. Örneğin, Alzheimer hastası yaşlı bir kadının öldürülmesi, ya da doğuştan felçli bir bireyin boğularak öldürülmesi.

  1. Kadına Karşı İşlenmesi (TCK 82/1-f)

Önceden “Gebe olduğu bilenen kadına karşı işlenmesi” olarak düzenlenen bu bent failin, mağdurenin hamile olduğunu bilerek hareket etmesi durumunda hem mağdurun hem de doğacak ceninin hayatına yönelen bir saldırıyı içermekte iken 12/5/2022 tarihli 7406 sayılı kanunun 2’nci maddesiyle “tüm kadınları kapsayacak” şekilde değiştirilmiştir.

  1. Kamu Görevi Nedeniyle İşlenmesi (TCK 82/1-g)

Kamu görevlisinin, yürüttüğü kamu hizmeti nedeniyle hedef alınması, yalnızca bireye değil devlet otoritesine yönelik bir saldırı olarak kabul edilir. Örneğin, belediye zabıtasının görevini yerine getirdiği sırada öldürülmesi.

  1. Delilleri Yok Etmek veya Suçu Kolaylaştırmak Amacıyla İşlenmesi (TCK 82/1-h)

Bir başka suçu gizlemek, delilleri yok etmek veya yakalanmamak amacıyla işlenen öldürme fiilleri, failin çok yönlü suç kastını ve planlı hareketini gösterir. Örneğin, failin, tecavüz ettiği mağduru şikâyetçi olmasın diye öldürmesi.

  1. Suçu İşleyememekten Dolayı Duyulan İnfialle İşlenmesi (TCK 82/1-i)

Bir suçun gerçekleştirilememesi nedeniyle doğan öfke, hayal kırıklığı ya da hırs ile kasten öldürme fiilinin işlenmesi, failin ani öfkeyle ağır bir suça yöneldiğini gösterir. Failin psikolojik yapısı ve olay anındaki davranışları bu hükmün uygulanmasında belirleyici olur. Örneğin, failin, hırsızlık yapmak için girdiği evde para bulamayınca ev sahibini öldürmesi.

  1. Kan Gütme Saiki ile İşlenmesi (TCK 82/1-j)

Geçmişte yaşanan bir öldürme fiilinden ötürü, failin intikam alma saikiyle mağduru öldürmesi halinde bu bent uygulanır. Toplumda kan davası olarak bilinen vakaları kapsar. Örneğin, failin, yıllar önce babasını öldüren kişiyi bulup öldürmesi.

Yargıtay’ın kararlarında, töre baskısı veya aile meclisi kararının failin cezasını hafifletmediği; aksine cezayı ağırlaştırdığı ifade edilmektedir.

  1. Töre Saiki ile İşlenmesi (TCK 82/1-k)

Toplumda yerleşik ama hukuken meşru olmayan “namus”, “aile şerefi” gibi gerekçelerle, ailenin itibarı uğruna mağdurun öldürülmesi, toplumsal baskının birey iradesine hâkim olduğu örnekleri ifade eder. Örneğim, evlilik dışı ilişki yaşayan genç bir kızın, aile kararıyla öldürülmesi.

İHMALİ DAVRANIŞLA KASTEN ÖLDÜRME (TCK M. 83)

Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi

Madde 83

(1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir.

(2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için, kişinin;

a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması,

b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması, gerekir.

(3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.

İhmali davranışla kasten öldürme, failin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir icrai hareketi yapmaması sonucu bir kişinin ölmesi halinde oluşur.

Bu suçun oluşabilmesi için ihmali davranışın icrai davranışa eşdeğer kabul edilebilecek bir yükümlülük ihlaline dayanması gerekir.

Uzlaşmaya Tabi Ceza Davası Suçları Nelerdir?

YÜKÜMLÜLÜĞÜN KAYNAKLARI

SUÇUN UNSURLARI

NİTELİKLİ HALLERİN UYGULANABİLİRLİĞİ

TCK m. 83’te özel olarak nitelikli hallere yer verilmemiştir.

TAKSİRLE ÖLDÜRME SUÇU (TCK m. 85)

Taksirle öldürme

Madde 85

(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

SUÇUN ŞEKİLLERİ

Şekil Tanım / Açıklama
TCK m. 85/1 – Temel Taksirle bir kişinin ölümüne sebebiyet verme: 2–6 yıl hapis cezası
TCK m. 85/2 – Nitelikli Hal Birden çok kişinin ölmesi veya ölüm + yaralanma: 2–15 yıl hapis cezası

Bu hükümlerde şikâyet koşulu aranmaz; suç re’sen soruşturulur.

SUÇUN UNSURLARI

Unsur Açıklama
Fail ve Mağdur Herkes olabilir; özgü suç değildir. Meslekî dikkat yükümlülüğü olan kişiler için sorumluluk artar.
Fiil (Davranış) İcrâî (aktif) ya da ihmali (pasif) hareket olabilir.
Dikkat ve Özen Yükümlülüğü Objektif özen standardına aykırılık aranır. Hukuk, teamül ve meslek kurallarından doğar.
Nedensellik Bağı Fiil ile ölüm arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır.
Objektif İsnadiyet Sonuç, öngörülebilir olmalı ve failin davranışına objektif olarak yüklenebilir olmalıdır.
Kusurluluk Fiilin sonuçları failin kişisel özellikleriyle öngörülebilir nitelikte olmalıdır.

TAKSİR TÜRLERİ ve MANEVİ UNSUR FARKI

Tür Açıklama
Basit Taksir Ölüm neticesi öngörülmemiş, fakat dikkatli biri tarafından öngörülebilir niteliktedir.
Bilinçli Taksir Ölüm neticesi öngörülmüş, ancak fail gerçekleşmeyeceğini varsayarak eylemi gerçekleştirmiştir. Cezai sorumluluk artırılır.
Olası Kast Fail neticeyi öngörmüş ve “olursa olsun” diyerek göze almıştır. Bu durumda kastın varlığı kabul edilir ve taksir hükümleri uygulanmaz.

Bilinçli taksirde ceza artırılırken, olası kast durumunda suç kasten öldürme sayılarak ceza çok daha ağır olur.

Uygulama için mağduriyetin münhasıran failde olması ve failin gerçekten üzüntü duyması gerekir.

Sonuç ve Değerlendirme

Taksirle öldürme suçu, kasten işlenen öldürme suçlarına kıyasla manevi unsur bakımından daha hafif olmakla birlikte, yaşam hakkını ihlal ettiği için ciddi bir suçtur.

Özellikle bilinçli taksir – olası kast ayrımı, uygulamada cezanın türü ve süresi üzerinde belirleyici rol oynamaktadır.

Yaptırım ve Uygulama Esasları

Durum / Uygulama Açıklama
Temel Cezalar TCK m. 85/1: 2–6 yıl hapis, TCK m. 85/2: 2–15 yıl hapis
Adli Para Cezası Sadece bilinçli taksir dışı durumlarda mümkündür.
HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geri Cezanın süresine ve taksir türüne göre değerlendirilebilir.
Meslek Yasağı / Ehliyet İptali Suç mesleki faaliyet kapsamında işlenmişse 3 ay – 3 yıl arasında sürücü belgesi/memuriyet yasağı uygulanabilir. (TCK m. 53/6)

KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRME: KASTEN VS TAKSİRLE ÖLDÜRME

Kriter Kasten Öldürme (TCK m. 81) Taksirle Öldürme (TCK m. 85)
Manevi Unsur Kast vardır (doğrudan veya olası) Kast yoktur; dikkat/özen ihlali sonucu öngörülemeyen ama öngörülebilir netice doğar
Fiil Türü Genellikle icrai hareket Hem icrai hem de ihmali hareket olabilir
Netice Ölüm – istenerek veya kabullenilerek gerçekleştirilir Ölüm – istenmeyerek fakat dikkatsizlik sonucu oluşur
Ceza Müebbet / Ağırlaştırılmış Temel ceza 2–6 yıl; nitelikli ceza 2–15 yıl
Olası Kast Ayrımı Suçun kasten işlendiği kabul edilir Taksir hükümleri uygulanmaz; kasten öldürme sayılır

Yargıtay Kararları

“…Yerleşik yargısal kararlarda kabul edildiği ve tereddütsüz bir şekilde uygulandığıüzere, tasarlamadan söz edilebilmesi için; “Failin, bir kimsenin vücut bütünlüğü veya yaşam hakkına karşı eylemde bulunmaya sebatla ve koşulsuz olarak karar vermiş olması, düşünüp planladığı suçu işlemeden önce makul bir süre geçmesine ve ulaştığı ruhi sükûnete rağmen bu kararından vazgeçmeyip sebat ve ısrarla fiilini icraya başlaması ve gerçekleştirmeyi planladığı fiili, belirlenmiş kurgu dâhilinde icra etmesi” gerekmektedir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 16.04.2013 tarihli ve 3-144 sayılı, 26.06.2012 tarihli ve 67-258 sayılı, 12.06.2012 tarihli ve 560-227 sayılı, 25.01.2011 tarihli ve 122-7 sayılı, 16.02.2010 tarihli ve 251-25 sayılı, 02.02.2010 tarihli ve 239-14 sayılı, 15.12.2009 tarihli ve 200-290 sayılı, 03.10.2006 tarihli ve 30-210 sayılı, 13.11.2001 tarihli ve 239-247 sayılı ile 28.04.1998 tarihli ve 117-155 sayılı kararları da bu doğrultudadır…”

“…bebeğini evde doğuran suça sürüklenen çocuk …’nin bakım ve gözetime muhtaç yeni doğan bebeği bakımsız ve gözetimsiz bıraktığı, poşete koyup evin dışına götürdüğü, suça sürüklenen çocuk …’nin anlatımlarına göre “bebeğin 5-10 dakika normal hareket edip ses çıkardığının anlaşıldığı, … ile … arasındaki ses kayıtlarının dinlenmesinde call-22-51-17-ın isimli kaydın 10.25 ve 12.05 dakikalarında bebeğin sesinin duyulduğu, bebeğin canlı olarak dünyaya geldiğinin ancak tespit edilemeyen şekilde öldüğünün anlaşıldığı olayda; evde doğan bebeğin banyoda makasla göbek kordonunu kestikten sonra bağlanması ve bebeğin beslenmesi gerekirken bunların yapılmaması biçimindeki ihmali davranışların ölüme sebebiyet verdiği, bebeğin hayatını korumak ve gözetmek yükümlülüğü altında olmasına karşın …’nin bu yükümlülüğü yerine getirmediği anlaşıldığından, suça sürüklenen çocuk …’nin 5237 sayılı Kanun’un 83/3 maddesi gereği ihmali davranışla kasten öldürme suçundan cezalandırılması yerine, yazılı şekilde beraatine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur…”

“…Sanığın 113 promil alkollü vaziyette, asli kusurlu olarak aracında yolcu olarak bulunan bir kişinin ölmesine, iki kişinin nitelikli, üç kişinin de basit tıbbi müdahale ile giderilir şekilde yaralandığı olayda; 5271 sayılı CMK’nın 253. ve 254. maddesinde düzenlenen uzlaşma kurumu şikayet kurumundan farklı olup şikayet bir soruşturma ve kovuşturma şartı iken, uzlaşma taraflar arasındaki uyuşmazlığın yargılama faaliyeti dışında çözümünün sağlandığı alternatif bir uyuşmazlıklık yöntemi olmakla birlikte TCK’nın 85/1. fıkrasındaki taksirle öldürme suçu ile bu suçun nitelikli halinin düzenlendiği TCK’nın 85/2. fıkrasındaki suçun uzlaşmaya tabi olmayıp, TCK’nın 85/2. maddesindeki suçun bölünmesi de mümkün olmaması dikkate alındığında nitelikli şekilde yaralanan mağdurlar … ve … ile sanık arasında uzlaşma gerçekleştiğinden bahisle suçun bölünmesinin mümkün olmadığı gözetilerek, sanığın bilinçli taksirle bir kişinin ölümünden ve iki kişinin de nitelikli şekilde yaralanmasından sorumlu tutulması ve TCK’nın 85/2, 22/3. maddeleri gereği cezalandırılması ayrıca atılı suçun TCK’nın 85/2. maddesi kapsamında kaldığından davaya bakmakla görevli mahkemenin 5235 sayılı Kanunun 12. maddesi gereğince Ağır Ceza Mahkemesi olduğu gözetilerek, görevsizlik kararı verilmesi gerekeceği düşünülmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek TCK’nın 85/1. maddesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulması, hukuka aykırı olup, açıklanan nedenlerle Antalya 16. Asliye Ceza Mahkemesinin kararına yönelik katılanlar vekillerinin temyiz istekleri yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereği, Tebliğnameye uygun olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA…”

“…Olay tarihinde gece vakti, sanık … …, hakkında beraat hükmü kurulan sanık …, tanıklar … ve… ile ölen …’nun, …’ya ait mısır tarlasına, tarlaya zarar veren domuzları avlamak üzere gittikleri, ölen …’nun tarlaya gelmesi beklenen domuz sürüsünü ellerinde tüfek bulunduran sanıkların önüne doğru sevketmek üzere sanıkların bilgisi dahilinde gruptan ayrılarak tarlanın başka bir tarafına gittiği, bir süre sonra domuzların tarlaya girmesi üzerine sanıkların domuzlara doğru hedefi görmeden karanlıkta ateş ettikleri, sanık …’nun kullandığı pompalı tüfekten çıkan saçma tanesinin …’na isabet ederek ölümüne neden olduğu şekilde meydana gelen somut olayda; sanığın, gruptan ayrıldığını ancak nereye gittiğini bilmediği …‘nun, ateş ettiği istikamette olabileceğini öngörmesine rağmen neticenin meydana gelmeyeceği kanaatiyle, karanlık ortamda, hedefini görmeksizin, temel avcılık kurallarına aykırı şekilde eylemine devam ederek neticenin meydana gelmesine yol açması sebebiyle eyleminde bilinçli taksirin yasal unsurlarının bulunduğu gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması, hukuka aykırı olup, açıklanan nedenlerle katılan vekilinin temyiz istemleri yerinde görüldüğünden Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesinin kararının 5271 sayılı CMK’nın 302/2. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA…”

“…Tasarlamanın oluşması için, bir kimseye karşı koşulsuz olarak öldürme suçunu işleme kararının verilmesi, suç işleme kararı ile fiilin icrası arasında makul bir sürenin geçmesi, bu süre içerisinde sebat ve ısrar gösterilerek karardan dönülmemesi gerekmekte olup, incelemeye konu somut olayda, tasarlamanın koşullarının oluşmadığı anlaşıldığından, sanık hakkında TCK’nin 81. maddesiyle hüküm kurulması yerine, yetersiz gerekçe ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde tasarlayarak öldürme suçundan hüküm kurulması, bozmayı gerektirdiğinden, sanık müdafiinin yerinde görülen temyiz sebeplerinin kabulüyle Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 14/10/2021 tarih ve 2021/2375 Esas – 2021/2125 Karar sayılı hükmünün CMK’nin 302/2. maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA,..”

1.CEZA DAİRESİ, Karar Tarihi: 20.12.2017

“…Sanığın, eşi ile maktul arasında sadakat ilkesi ile uyumlu bulunmayan yakınlık bulunduğunu öğrenmesi üzerine maktulü öldürdüğü anlaşılan olayda, maktulden kaynaklanan haksız hareketlerin ulaştığı boyut dikkate alınarak, müebbet hapis cezasının 12 yıldan 18 yıla kadar indirilmesini öngören 5237 Sayılı TCK.nun 29. maddesinin uygulanması sırasında asgari orana yakın indirim yapılmasının yeterli olduğu gözetilmeden, tahrikin düzeyinin belirlenmesinde yanılgıya düşülerek en üst hadden indirim yapılması suretiyle eksik ceza tayini isabetsizdir

Dosya kapsamına ve kabule göre; olaydan 47 yıl önce sanık …’ın babası ile maktul … arasında gerçekleşen bir olayda …’ın babasının maktul … tarafından öldürüldüğü, bu nedenle iki aile arasında husumet bulunduğu, sanığın babasının öldürüldüğü tarihte 3 yaşında olduğu, bu husumet ve etki altında büyüdüğü, olayı da bu nedenle işlediği anlaşıldığı halde yerel mahkemenin “babasının öldürüldüğü tarihte 3 yaşında olduğu, babasını öldüren kişiyi 47 yıl sonra öldürmüş olmasının aradan geçen sürenin uzunluğu, ilk olayda 3 yaşında olması değerlendirildiğinde haksız tahrik durumunun ortadan kalktığının kabulü gerekeceği” gerekçesiyle haksız tahrik hükümlerinin uygulanmayarak fazla ceza tayini, Bozmayı gerektirdiğinden, sanık … müdafiinin yerinde görülen temyiz sebeplerinin kabulü ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin verdiği 22/11/2017 gün ve 2017/875 E. 2017/928 K sayılı mahkumiyet hükmünün 5271 sayılı CMK’nin 302/2. maddesi gereğince BOZULMASINA,

Resmi belgede sahtecilik suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında düzenlenen ve kamu güvenine karşı işlenen suçlardandır.

Madde 204

        “(1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.”

 

Bir kamu görevlisinin görevi gereği düzenlediği yazılardan oluşan belgeye resmi belge denir.  Türk Ceza Kanunu’na göre sahtecilik suçunun maddi konusunu oluşturan belge yazılı ve taşınabilir olmalı, hukuki bir değer içermeli ayrıca kim tarafından düzenlendiği belli olacak şekilde düzenleyicisi tarafından imzalanmış olması da gerekmektedir. Korunan hukuki değer, kamunun yani toplumun resmi niteliği haiz olan belgeye güvenidir. Bu nedenle de suçun mağduru birey değil toplumdur.

Resmi Belgede Sahtecilik Suçu (TCK m. 204/1)

İlk fıkrada sayılan hareketler ile resmi belgede sahtecilik suçu, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup üç seçimlik hareketle işlenebilir. Bu hareketler:

1-Resmi belgeyi sahte olarak düzenlemek,

2-Gerçek bir resmi belgeyi aldatıcı şekilde değiştirmek,

3-Sahte resmi bir belgeyi kullanmak.

Suçun Tanımı ve Unsurları

Bu hareketlerden herhangi birinin gerçekleştirilmesi suçun oluşması için yeterlidir. Hepsi bir arada yapılmış olsa bile tek suç sayılır; ancak ceza belirlenirken bu durum TCK m.61 uyarınca dikkate alınmaktadır.

Nitelikli Hâli (TCK m.204/2)

Kamu görevlisinin, görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belgeyi sahte olarak düzenlemesi hâlinde suçun nitelikli hali oluşmaktadır. Nitelikli halde kamu görevlisi pozisyonunu kötüye kullanarak devlet güvencesi taşıyan belgeyi sahte hale getirmektedir.

Kamu görevlisi TCK m. 6/1/c uyarınca kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişidir. Yani kamuda çalışmasına rağmen düzenlemeye yetkili olmadığı bir belgeyi düzenleyen kişi bu suçu işlemiş olmaktadır.

Özelliği, fail yalnızca kamu görevlisi olabilir. Noterler, öğretmenler gibi bazı meslek grupları da bu kapsamda değerlendirilir. Örneğin bir belediye zabıta memurunun gerçekte yapılmayan bir denetimle ilgili sahte tutanak düzenlemesidir.

Suçun failine 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası verilmektedir. Eğer ki TCK m. 52 uyarınca koşulları oluşmuşsa mahkeme hapis cezasını adli para cezasına çevirebilmektedir. Aynı şekilde CMK m.231 uyarınca da gerekli koşulları sağlarsa HAGB uygulanması mümkün olmaktadır.

Suç özgü nitelikte olup iştirak hâlinde azmettiren ya da yardım edenler TCK m.40/2 uyarınca sorumlu olmaktadır.

Belgenin Aldatıcılık Niteliği

Suçun oluşabilmesi için düzenlenen ya da değiştirilen belgenin aldatıcı nitelikte olması gerekmektedir. Yargıtay’a göre, sadece hatalı veya biçimsel eksiklik içeren belgeler bu suçu oluşturmamaktadır.

Fikri ve Maddi Sahtecilik Ayrımı

Maddi Sahtecilik, belgenin fiziksel olarak taklit edilmesi ya da değiştirilmesi, görünüşüne veya fiziksel haline müdahale edilmesidir. Örneğin, sahte kimlik düzenlenmesi.

Fikri Sahtecilik, gerçek bir belgenin içeriğinin gerçeğe aykırı şekilde düzenlenmesidir. Yani belge görünüşte doğrudur ama içeriği gerçek dışıdır. Örneğin, belediye mühendisi tarafından yapılmayan keşif hakkında yapılmış gibi tutanak düzenlenmesi.

Zincirleme Suç ve Fikri İçtima

Aynı kişiye karşı aynı suç değişik zamanlarda işlenirse zincirleme suç (TCK m.43) hükümleri uygulanmaktadır.

Suç, başka bir suçla birlikte işlenmişse, en ağır cezayı gerektiren suçtan hüküm kurulmaktadır (TCK m.44).

Resmî ve Özel Belge Birlikte Kullanılırsa

Sahte resmî ve sahte özel belge birlikte kullanılmışsa, tek bir suç kabul edilir ancak ceza, en ağır suç dikkate alınarak verilmektedir. Örneğin, sahte diploma (özel belge) ve sahte denklik belgesi (resmî belge) ile iş başvurusu yapılması.

Özel Hükümlerin Önceliği

Örneğin Noterlik Kanunu, Gümrük Kanunu gibi özel kanunlarda ayrı suç tipi varsa TCK m.204 değil, özel hüküm uygulanmaktadır.

Yargılama Usulü

Nitelikli Resmî Belgede Sahtecilik(TCK m.204/3)

Aksi ispat edilene kadar geçerli sayılan ve yüksek delil gücüne sahip belgelerde sahtecilik yapılması, suçun nitelikli hali olarak kabul edilmektedir. Örneğin, noterlik Kanunu’na uygun noter belgeleri, mahkeme ilamları, icra ilamları, CMK’ya göre düzenlenen ceza tutanakları…

Resmî Belgeyi Bozma, Yok Etme veya Gizleme

Madde 205

     “Gerçek bir resmi belgeyi bozan, yok eden veya gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

* bozmak, belgenin okunamaz (yırtma, karalama) hâle getirilmesidir.

* Yok etmek, belgenin tamamen ortadan kaldırılmasıdır.

* Gizlemek, belgenin hukuken kullanılmasını engelleyecek şekilde saklanmasıdır.

Örnek: Mahkeme kararını yok etmek.

Resmi Belgede Sahtecilik suçu(TCK m.204) ve Resmî Belgeyi Bozma, Yok Etme veya Gizleme suçu (TCK m.205) Ayrımını yaparsak:

* Belgenin içeriğinin değiştirilmesi → TCK m.204 kapsamındadır.

* Belgenin yok edilmesi/gizlenmesi → TCK m.205 kapsamındadır.

Resmî Belgenin Düzenlenmesinde Yalan Beyan

Madde 206

“Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.”

Suçun Tanımı:

Bir kişinin, resmî belge düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisine gerçeğe aykırı beyanda bulunması ve bu beyana dayanılarak belge düzenlenmesi hâlinde suç oluşmaktadır.Örneğin, sahte ad ve soyad bildirimi ile doğum belgesi alınması.

Suçun Unsurları:

* Yalan beyan kamu görevlisine yapılmalıdır.

* Memur beyanı doğrudan esas alarak (araştırma yapmadan) belge düzenlemelidir.

* Beyana bağlı olarak belge düzenlenmiş olmalıdır.

Suçun Oluşmadığı Hâller

* Memur beyanı araştırarak belge düzenlemişse,

* Belge düzenlenmemişse,

* Belge resmî nitelik taşımıyorsa.

Teşebbüs – Zincirleme Suç – İçtima

* TCK m.206 resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu teşebbüse uygun değildir.

* Aynı suç işleme kastıyla farklı tarihlerde aynı beyanlar yapılırsa zincirleme suç hükümleri (TCK m.43) uygulanmaktadır.

* Eğer yalan beyan, sahtecilik suçunun içinde erimişse sadece sahtecilikten ceza verilmektedir.

Yargıtay Kararları

  1. Ceza Dairesi, 2016/1255 E, 2016/4761 K.

“…Resmi belgede sahtecilik suçu bakımından, 5237 sayılı TCK.nun 43. maddesinde, “değişik zamanlarda” denilmesi karşısında; aynı anda gerçekleşen fiillerde zincirleme suça ilişkin hükümlerin uygulanma olanağı bulunmadığından, sanıklar … ve …’ın evinde yapılan arama ele geçen sahte belgeler ve plakaların aynı anda ele geçirildiği olayda, belgelerdeki sahteciliğin farklı zamanlarda yapıldıklarına ilişkin kesin delil bulunmaması karşısında, aynı anda düzenlendiklerinin kabulü gerektiği cihetle, eylemin bir bütün olarak tek bir resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturduğu ve zincirleme suç hükmünün uygulanma olanağının bulunmadığı gözetilmeden uygulanması suretiyle fazla ceza tayini, yasaya aykırı,…”

  1. Ceza Dairesi, 2017/2564 E, 2018/773 K.

“…Resmi belgede sahtecilik suçu yönünden yapılan incelemede; Sanığın kullandığı müştekiye ait nüfus cüzdanı fotokopisinin ve yerleşim yeri belgesinin fotokopisinin bulunması, asıllarının ele geçirilememiş olması, dosya arasında bulunan fotokopisinden de 5237 sayılı TCK’nun 204/1. maddesi uyarınca aldatma kabiliyeti olup olmadığının belirlenemeyeceği, bu nedenle sanık hakkında kullanmış olduğu resmi belgeler yönünden sahtecilik suçu isnat edilemeyeceği, ancak kredi sözleşmesini … adına yapmış olması karşısında sözleşmenin sahte olarak oluşturulan özel belge niteliğinde olduğu ve özel belgede sahtecilik suçunu oluşturacağı gözetilerek, sanık hakkında özel belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulması gerekirken, zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulması,Kabule göre;Resmi belgede sahtecilik suçu ile ilgili olarak; resmi belgede sahtecilik suçuna konu teşkil eden 10/11/2010 tarihli Yerleşim Yeri ve Diğer Adres Belgesi’nin dosyaya getirtilerek, yapılan sahtecilikte aldatma yeteneğinin bulunup bulunmadığının takdir ve tayininin hakime ait olduğu da dikkate alınarak, söz konusu belgenin mahkeme heyeti tarafından incelenip özelliklerinin zapta geçirilmesi, bu şekilde, sahtecilikte aldatma kabiliyeti bulunup bulunmadığının tespitinden sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdirinin gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,Kanuna aykırı olup, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca, hükmün BOZULMASINA, 12/02/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

  1. CEZA DAİRESİ Esas : 2012/2988 Karar : 2013/9307 Karar Tarihi :04.06.2013

“…Suç tarihinde Atatürk Devlet Hastanesinde memur olarak çalışan sanık …’nın, DSİ Antalya 13. Bölge Müdürlüğünde işçi olarak çalışan … adına sahte istirahat raporu (işgöremezlik belgesi) düzenleyip bu raporlara dayanarak SSK’dan iş göremezlik ödeneği aldığının iddia ve kabul olması karşısında; sahteliğe konu sahte işgöremezlik raporlarının, sanık …’nın görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi belgelerden olmadığı cihetle; sanığın eyleminin 765 sayılı TCK.nun 342/1. (5237 sayılı TCK.nun 204/1) maddesindeki \”resmi belgede sahtecilik\” suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde fazla ceza tayini,”

  1. CEZA DAİRESİ, Esas : 2016/3768, Karar : 2016/11345, Karar Tarihi :20.06.2016

“…Ceza Genel Kurulunun 09.10.2012 gün ve 335-1804 ile 14.10.2003 gün ve 232-250 sayılı kararlarında açıklandığı üzere; muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatıcılık niteliğinin varlığını göstermeyeceği ve bu nedenle aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği belirtilmiştir. Sahteciliğe konu olan belgenin aldatıcılık niteliğinin olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup, hakim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılmayacağını bizzat belirlemeli ve sonucuna göre belgelerde aldatma niteliği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir. Aslı ele geçmeyen sürücü belgesi üzerinde inceleme yapılmasının mümkün olmaması ve aldatıcılık niteliğinin belirlenememesi nedeniyle yüklenen suçun unsurları itibariyle oluşmayacağı ve sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması,
Bozmayı gerektirmiş, sanık … … müdafiinin temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle isteme aykırı olarak bozulmasına,”

  1. CEZA DAİRESİ, Esas : 2021/529, Karar : 2021/6135, Karar Tarihi :30.06.2021

5237 sayılı TCK’nin 204. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen “görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî belgeyi sahte olarak düzenleme” suçunun “özgü suç” olması ve kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu belgeyi sahte olarak düzenlemesi halinde bu madde hükmü kapsamında cezalandırabileceği; somut olayda … Onkoloji Hastanesi’nde hemşire olarak görev yapan sanığın, suça konu uyuşturucu maddelere mahsus reçete defteri dip koçanında görevli doktor yerine sahte imza atmak suretiyle düzenlediğinin anlaşılması karşısında, suça konu belgenin sanığın görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu belgelerden olmadığı anlaşıldığından; sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK’nin 204/1 maddesinde düzenlenen resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturacağı gözetilmeden, yazılı şekilde kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği suçundan hüküm kurulması,

  1. CEZA DAİRESİ, Esas : 2020/6669, Karar : 2021/6159, Karar Tarihi :01.07.2021

“…5237 sayılı TCK’nin 40/2. maddesine göre, özgü suçlarda özel faillik niteliği taşıyan kişilerin fail olabileceği bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişilerin ise ancak azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulabileceği cihetle, somut olayda noter katibi olan temyiz dışı sanık …’ın eyleminin dosya kapsamına uygun şekilde görevi kötüye kullanmak suçunu oluşturduğunun kabul edilmesi, kamu görevlisi olmayan sanıklar … ve …’ın sanık …’ın görevi kötüye kullanma suçuna TCK’nin 40/2. maddesi anlamında azmettiren ya da yardım eden sıfatıyla iştiraklerinin bulunmaması ve sanıkların eylemlerinin, noter katibi olan sanığın eyleminden bağımsız TCK’nin 204/1 ve 204/3. maddelerinde düzenlenen kanunen sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerde sahtecilik suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında hataya düşmek suretiyle yazılı şekilde TCK’nin 204/2 ve 204/3. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi,”

  1. CEZA DAİRESİ, Esas:2017/16027, Karar:2020/2256, Karar Tarihi: 09.03.2020

“…Kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belge niteliğinde bulunan Beşiktaş 25. Noterliği’nin 06.12.2011 tarihli ve 28569 yevmiye numaralı vekaletnamesi nedeniyle sanıklara verilen cezanın TCK’nın 204/3. maddesi gereğince artırılması gerektiğinin gözetilmemesi…”

 

5237 sayılı TCK’nın 1. maddesinde kanunun amacı şu şekilde ifade edilmiştir: “Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için, ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.” Suç; toplumsal düzenin devamı açısından korunması gereken hukuki değerlerin ihlâli niteliğini taşıyan, haksızlık teşkil eden insan davranışıdır.

Tüm hukuk kurallarının amacı, toplumsal düzeni sağlamaktır. Diğer hukuk disiplinleri gibi, ceza hukuku da kendi araçlarıyla bu genel amaca hizmet eder. Ceza hukuku, kişi hak ve hürriyetleri üzerinde en fazla etkisi olan hukuk disiplinidir.  Ceza hukuku, örneğin “kimseyi öldürme!”, “başkasının malını çalma!” şeklinde emir ya da yasak ihtiva eden hukuk kuralları ve bu kuralların ihlâli halinde uygulanacak olan yaptırımlarla toplumsal düzeni korumayı amaçlar. Buna göre, ceza hukukunun temel işlevi; toplumsal yaşam bakımından hayati önem taşıyan değerlerin ihlalini suç olarak tanımlamak ve bunlar karşılığında uygulanacak olan yaptırımları belirlemektir.

Ceza muhakemesi hukuku, yakalama, el koyma, arama, telefon ve ortam dinlemesi, tutuklama gibi koruma tedbirleri ile suç şüphesi altındaki kişinin özgürlüğünü kısıtlar. Şüphelinin bizzat kendisinin veya avukatının bu soruşturma işlemlerine itiraz hakkı vardır. Soruşturma neticesinde iddia makamı (savcılık) şüphelinin suç işlediği kanaatine oluşursa şüpheli hakkında bir iddianame düzenleyerek ceza davası açılacaktır. Türkiye’de ceza davalarına bakmaya yetkili adli ceza mahkemelerinin görevi suç vasfı ve ceza miktarına göre belirlenmektedir. Ceza mahkemeleri, temel olarak asliye ceza mahkemesi ve ağır ceza mahkemesi olmak üzere iki tür mahkemeden oluşmaktadır. Sanık, mahkemedeki yargılamanın tüm aşamalarında da bir avukatın hukuki yardımından yararlanma hakkına sahiptir. Ceza mahkemesi, yapacağı yargılama neticesinde sanık hakkında mahkumiyet hükmü olarak “adli para cezası”, “hapis cezası” veya “güvenlik tedbirine’’ karar verebilir. Kararda hapis cezasının ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması (hagb) gibi bireyselleştirme kurumları uygulanabileceği gibi sanığa verilen hapis cezası adli para cezasına da çevrilebilir. Ceza davası, istinaf, temyiz ve kararın düzeltilmesi gibi aşamaları da geçtikten sonra kesinleşmiş hapis cezası ile ilgili infaz hukuku süreci başlar. Kesinleşen hapis cezasının infazı, kural olarak açık veya kapalı cezaevinde yapılır. Cezası infaz edilen hükümlü, suçunun niteliğine göre belli şartları yerine getirdiğinde koşullu salıverilme (şartlı tahliye) ve denetimli serbestlik tedbirinden yararlanarak cezaevinden tahliye edilebilir.

Ceza hukukunda tüm bu süreçler, genel hatlarıyla soruşturma, kovuşturma ve infaz hukuku süreci olarak tanımlanabilir. Soruşturma aşaması ile başlayıp cezanın infazı ile sona eren bu süreçte yargılanan kişinin, mağdurun, müştekinin (şikayetçi) veya müdahilin (katılan) savunmasını yapan avukata, halk arasında ceza avukatı veya ağır ceza avukatı denilmektedir. Hukuk büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek ceza yargılaması sürecine katılan taraflara hukuki yardım sunmaktadır.

Uzlaşmaya Tabi Ceza Davası Suçları Nelerdir?

Uzlaşmaya tabi ceza davalarında, uzlaşmayı kabul etmemek dava açılmasının öncelikli şartlarındandır. Uzlaşmanın kabulü halinde arabulucuda karşı taraf ile bir konuda anlaşma sağlanmakta ve dava açılmadan uyuşmazlık çözüme kavuşturulmaktadır. Her suçta uzlaşma mümkün olmamakla birlikte, takibi şikayete bağlı;

Gibi takibi şikayete bağlı suçların soruşturulması ve kovuşturulması uzlaşmaya tabidir. Bu suçlarda tarafların uzlaşmak istemesi ve uzlaşma sonucunda anlaşmaları halinde ceza davası açılmadan netice alınmaktadır. 

Uzlaşmanın Ceza Davasına Etkisi Nedir?

Uzlaşma bürosu ceza davalarında takibi şikayete bağlı suçlarda davalı ve davacıların uzlaşma talepleriyle ilgilenmektedir. Suç duyurusunun yapılması veya soruşturma sırasında taraflara uzlaşıp isteyip istemediklerini soran Cumhuriyet Savcısı uzlaşmayı istemeleri halinde tarafları uzlaştırma bürosuna yönlendirmektedir. Burada bağımsız arabulucular taraflardan ne şekilde uzlaşacakları konusunda teklif alarak dava açılmadan tarafların anlaşmaları sağlanmaya çalışılır. Anlaşma sağlanırsa dosya kapatılmaktadır.

Uzlaşma teklifi sonucunda müşteki uzlaşma teklifini kabul etmezse ya da davalı uzlaşma şartlarını kabul etmezse dava açılması için cumhuriyet savcısı iddianame hazırlar.

Dava açıldıktan sonra kovuşturma aşamasında uzlaşma teklif edilmediği anlaşılırsa mahkeme tarafları uzlaşmak istemeleri halinde uzlaştırmacıya yönlendirmektedir. Bu durumda dava bekletilmekte ve uzlaşmadan sonuç alınması halinde dava konusu suç yargılaması yapılmadan dava sona ermektedir.

Bu anlamda;

Suçları başta olmak üzere birçok suç ile ilgili olarak temsil ve danışmanlık hizmeti vermekteyiz.

Ceza Avukatı Seçerken Dikkatli Olunmalıdır

Bir ceza kovuşturmasında atılan hatalı bir adımın telafisi mümkün değildir.  Avukat söz konusu suçu doğru yorumlamalı ve hangi adımları atacağını çok iyi bilmelidir. Suçun sadece ispata yönelik bölümü ile ilgilenen değil, suçun yapısını doğru tahlil edebilmiş, bu tahlillerini somut olaya uygulayarak lehe olan sonucu alabilecek ve istenen neticeyi alabilecek uzmanlığa ve tecrübeye sahip bir Ceza Avukatı ile çalışmak çok önemlidir.

Bir ceza avukatına temsil yetkisi verilmeden önce, avukatın bu konudaki tecrübelerinin gözlemlenmesi ve ne tür davalara baktığının incelenmesi gereklidir. Ceza Avukatının ihtisas alanının ceza davaları olması çok önemlidir.

Sel&Er Hukuk Bürosu gerek Türk vatandaşları, gerekse Türk vatandaşı ve yabancılar arasındaki evlenme, nişanlanma, boşanma, nafaka, velayet, mal rejimi, hısımlık, soy bağı, evlat edinme, çocuk malları, aile malları gibi konularda uyuşmazlıkların mahkeme önünde ve taraflar arasında protokol düzenlenerek çözümü için özel hayatın gizliliğine dikkat ederek Aile Hukuku alanında Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık hizmeti vermektedir.

Aile hukukunun düzenleme alanına giren ilişkiler, nitelikleri gereği sürekli olan ilişkilerdir. Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olup, eşlerin birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorunda olup tarafların aile olmanın getirdiği bu yükümlülükleri yerine getirmemesinden kaynaklı uyuşmazlıklar Aile hukukunda pratikte karşımıza en çok çıkan durumlardır.

Aile hukukunun temel ilkelerinden olan zayıfların korunması ilkesi gereğince Aile hukukuna giren ilişkiler ve kurumlar sadece kanunda düzenlenmiş olanlardan ibaret olup, ilişkileri düzenleyen hükümler çoğunlukla emredici hükümlerdir.

SEL-ER Hukuk Bürosu olarak temel ilkemiz, Türk toplumunun temel taşı aile biriminin korunması olmakla  birlikte Aile hukuku kapsamında hem evlilik öncesi hem de evlilik sonrası süreçte doğan tüm uyuşmazlıklarda gerekli hukuki süreci yakından takip etmektedir.

Büromuz Tarafından Aile Hukukuna İlişkin Verilen Bazı Hizmetler;

AİLE HUKUKUNA İLİŞKİN YARGITAY KARAR ÖRNEKLERİ

HASTA KOCASINA BAKAN KADININ, KOCASININ HAKARET VE ŞİDDET EYLEMLERİ KARŞISINDA AĞIR KUSURLU BULUNAMAYACAĞINA KARAR VERİLDİ.

“Yapılan yargılama ve toplanan deliller ile dosya kapsamı itibariyle, tarafların 1997 yılında evlendikleri, davalı-karşı davacı erkeğin 2005 yılında beyin kanseri teşhisiyle ameliyat olduğu, tedricen rahatsızlığının arttığı, vücut fonksiyonlarında kayıp oluştuğu, son safhaya gelindiğinde erkeğin rahatsızlığı nedeniyle bakım ve gözetime muhtaç hale geldiği, davacı-karşı davalı kadının uzunca bir süre eşine baktığı, bu süreç içerisinde davalı-karşı davacı erkeğin eşine karşı sürekli küfür ve hakaret ettiği, eşine karşı bir kaç kez şiddet uygulamaya çalıştığı, mahkemenin kabulünün aksine, davacı-karşı davalı kadının, tek başına hayatını idame ettiremeyecek derecede rahatsızlığı bulunan eşi ile zorunlu hal nedeni ile aynı çatı altında yaşamaya devam etmesinin, kadının maruz kaldığı şiddet girişimlerini ve süreklilik arz eden küfür ve hakaret eylemlerini affettiği, hoşgörü ile karşıladığı şeklinde yorumlanamayacağı ve davalı-karşı davacı erkeğin bu eylemlerinin evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında kusur olarak kabulü gerektiği, şu halde mahkemece davacı-karşı davalı kadına yüklenen kusurlu davranışlar ile davalı-karşı davacı erkeğin sürekli küfür ve hakaret ile şiddete teşebbüs olarak gerçekleşen kusurlu davranışlarının eşit düzeyde olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyle iken, davacı-karşı davalı kadının ağır kusurlu kabul edilmesi ve bu yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak davalı-karşı davacı erkek yararına maddi tazminata ( TMK m.174/1 ) hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

KADININ KUSURLU DAVRANIŞI NEDENİYLE BOŞANMAYA KARAR VERİLMESİ

“Mahkemece; kadının, eşinden tiksindiğini, iğrendiğini, yüzünü görmek istemediğini, aynı arabaya bile binmek istemediğini beyan ettiği, bu hareketinin devamında yaklaşık 3 yıldır eşi ile cinselliği paylaşmadığı, odalarını ayırdığı, onu cezalandırdığı göz önünde tutulduğunda erkek eşin hareketleri nedeniyle kadın eşin cinsellik paylaşmak istememesi hâlinde bu durumun kendisine ancak dava açma hakkını verebileceği, bunun dışında üç yıl gibi uzun bir süre eşini cezalandırılmasının kabul edilemeyeceği, bu yön itibarı ile de kadın eşin kusurlu olduğu, evliliğin temel öğelerinden birisinin de cinsel birliktelik olduğunun göz ardı edilmemesi gerektiği, diğer yönden de kadın eşin devam mecburiyeti olmayan okul aile birliğinde görev alması nedeniyle sürekli eve geç gelmesi, evini ihmal etmesi ve özellikle de eşinin hasta olduğu süreçte onu yalnız bırakması yeterince ilgilenmemesi hususları ve çocuklarına eşek oğlu eşek diyerek eşine hakaret etmesi nazara alındığında, kadının  kusurlu olduğu…”

EŞİT KUSURLU EŞLERDE TAZMİNAT TALEPLERİNİN REDDEDİLMESİ

“Mahkemece, davacının davalıya fiziksel şiddet uyguladığı iddiasıyla yargılandığı ancak ceza dava dosyasında davalı kadındaki yaralanmaların geçirmiş olduğu trafik kazasından kaynaklandığının bizzat kendisi tarafından beyan edildiği aksi düşünülse bile davalının bu beyanı ile eşini affettiği, en azından eşinin davranışını hoşgörü ile karşıladığı, bu sebeple davalının fiziksel şiddet gördüğü yönündeki beyanının hükme esas alınmadığı, ancak davalı kadının davacıyı eve almayarak “şizofren” dediği, davacı erkeğin de eşine “koca kafalı, salak, manyak” şeklinde hakaret ettiği ve boşanmaya neden olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, ortak çocukların velâyetlerinin anneye tevdiine karar verilmiş, davalı kadının tedbir, yoksulluk nafakası talepleri ve eşit kusur belirlemesi nedeniyle tarafların tazminat talepleri reddedilmiştir. “

 

İcra ve iflas hukuku, alacaklının alacağına en kolay ve en hızlı yollardan kavuşabilmesi için devlet gücünden yararlanma imkânı sağlayan bir hukuk dalıdır.Bir hak ve alacağın korunması, borcun ifa edilmesinin sağlanması İcra ve İflas Hukuku’nun konusunu oluşturmaktadır. Sel&er Hukuk Bürosu uzman avukatları ve icra katipleri ile birlikte müvekkillerine hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır. 

Bu alandaki hizmetler, alacaklı/borçlu ve üçüncü kişiler arasındaki uyuşmazlıkların çözümü için icra mahkemeleri ve genel mahkemelerde dava takibi işlerini de kapsamaktadır. Bu bağlamda Büromuz Türk ve yabancı birey ve şirketlere ve gerçek kişilere Türkiye’de sahip oldukları alacaklarının tahsili için avukatlık ve danışmanlık hizmeti sağlamaktadır. Bu noktada temel hedefimiz, müvekkilimizin alacağına en çabuk, en etkin ve en az masraflı şekilde kavuşmasıdır. Bu kapsamda aşağıdaki hizmetleri müvekkillerimize vermekteyiz.

 

Sel&Er Hukuk Bürosu, müvekkillerinin insan kaynakları ve ilgili diğer birimleri ile iş birliği içinde çalışarak, istihdam sürecinin başından, iş akdinin sona ermesi ve akabinde işçilik alacaklarından doğan uyuşmazlıklarının takibi süreçlerinde hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu kapsamda, işçilerin özlük dosyalarının ve istihdam prosedürlerinin mevzuata ve uygulamaya uygunluğunun sağlanması, şirket çalışanlarının bu hususta bilgilendirilmesi ve iş hukukundan doğan uyuşmazlıklarda müvekkillerinin temsilini sağlayan Sel&Er Hukuk Bürosu, iş hukuku mevzuatı ve uygulamasında meydana gelen değişiklik ve gelişmelere ilişkin olarak müvekkillerini düzenli olarak bilgilendirmeye devam etmektedir

Ayrıca holding, grup şirketleri ve ticaret şirketlerinin işveren sıfatı kapsamında ihtiyaç duydukları tüm hukuki alt yapı ve hukuki takip süreçlerini gerçekleştirmektedir.Bu doğrultuda iş sözleşmelerinin hazırlanması, iş yeri yönetmeliklerinin düzenlenmesi, mevcut sözleşme, yönetmelik ve yönergelerin denetimi ve iş hukukuna ilişkin tüm uyuşmazlıklarda çözüm yolları geliştirilmesi için son derece kapsamlı hukuki danışmanlık ve takip hizmetleri vermektedir.

Büromuzun iş hukuku alanında hukuki sürecini takip ettiği bazı davalar:

İŞ HUKUKUNDA YARGITAY KARAR ÖRNEKLERİ

DAVACININ İŞ GÖREMEZLİK ORANININ %10’UN ALTINDA OLMASI, MADDİ TAZMİNAT TALEBİNİN REDDİNİ GEREKTİRMEYECEKTİR.

“Uyuşmazlık; sürekli iş göremezlik oranının %10 altında bulunduğu durumlarda maddi zararının bulunup bulunmadığına ilişkindir. Mahkemece % 10 altında sürekli iş göremezlik bulunması sebebiyle maddi zararın bulunmadığı kabul edilmiş ise de varılan bu sonuç hatalıdır. Gerçekten davanın niteliği gereği Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gelir bağlanması durumunda, mükerrer ödemeye ve sebepsiz zenginleşmeye yol açılmaması bakımından Kurumca bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin rücu edilebilir bölümünün tazminattan indirilmesi gerektiği Dairemizin yerleşmiş uygulamalarındandır. Öte yandan iş kazası sonucu Kurumun sürekli iş göremezlik geliri bağlaması için 5510 Sayılı Kanun’un 19/1 maddesi gereğince sürekli iş göremezlik oranının en az % 10 olarak tespiti gerekir. İş göremezlik oranının % 10 altında olması maddi zararın bulunmadığının değil, kazalıya Sosyal Güvenlik kurum tarafından sürekli iş göremezlik geliri bağlanmadığını, giderek indirimi gerekli bir peşin sermaye değerinin bulunmadığını gösterir. Öte yandan gerek Borçlar Kanunun 46. ve gerekse Türk Borçlar Kanunun 54. maddelerinde açıklandığı üzere “Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar” bedensel zarar içerisinde sayılmıştır. Hal böyle olunca ve özellikle davacının iş kazası sonucu bedensel zarara uğradığının açık bulunması karşısında, % 10 sürekli iş göremezlik oranının Sosyal Güvenlik Kurumu’nun gelir bağlamasında bir ölçü olduğu göz ardı edilerek davacının maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi hatalı olmuştur.”

HAMİLELİĞİ NEDENİYLE İŞ AKDİ FESHEDİLEN DAVACI LEHİNE AYRIMCILIK TAZMİNATINA HÜKMEDİLDİ.

“Somut uyuşmazlıkta; dava dilekçesinde davacının işten haksız olarak çıkarıldığı, feshin gerçek nedeninin davacının hamileliği olduğu ve bu nedenle ayrımcılığa uğradığı iddia edilerek 4857 Sayılı Kanun’un 5. maddesinde belirtilen eşitlik ilkesine aykırılık tazminatına hükmedilmesi talep edilmiştir.Dosya içeriği ve mail yazışmalarına göre, davacı işçinin iş yerinde olumsuzluklara neden olan bir çalışmasının bulunmadığı, aksine yaptığı çalışmaların yöneticisi tarafından takdir edildiği, davacının 04.07.2014 tarihli hastane yazısı ile hamileliğini davalı işverenliğe bildirdiği, ardından davacının yöneticisi tarafından iş yeri insan kaynakları müdürlüğüne yazılan 05.07.2014 tarihli yazıda, davacıdan verim alınamadığı gerekçesiyle kendisiyle çalışmak istenmediğinin bildirildiği, bunun üzerine işverence iş sözleşmesinin 07.07.2014 tarihinde feshedildiği anlaşılmaktadır.Dosyadaki mevcut delil durumuna göre davacının hamileliği nedeniyle ayrımcılık yapılarak iş sözleşmesinin feshedildiği anlaşılmakta olup, ayrımcılık tazminatının koşulları oluşmuştur. Davalı işveren ise 4857 Sayılı kanunun 5. maddesinin son fıkrasına göre bir ihlalin mevcut olmadığını kanıtlayamamıştır. Mahkemece davacının çalışma süresi de dikkate alınarak, anlan yasanın 5. maddesi kapsamında ayrımcılık tazminatına hükmedilmesi gerekirken tazminat talebinin reddine karar verilmesi hatalıdır.”

ASIL İŞVEREN- ALT İŞVERENLİK DURUMUNDA İŞE BAŞLATMAMA TAZMİNATI VE BOŞTA GEÇEN SÜRE ÜCRETİNDEN İŞVERENLER MÜTESELSİL SORUMLUDUR.

“Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafından davalılar arasındaki ilişkinin muvazaaya dayandığı iddia edilmediği gibi davalılar arasındaki ilişkinin asıl-alt işveren ilişkisi olduğu belirtilmesine ve mahkemece de davalılar arasındaki ilişkinin asıl-alt işveren ilişkisi kabul edilmesine göre davalı şirketin asıl sorumluluğu bulunanın davalı idare olduğu yönündeki savunmasına itibar edilemez. Zira kimse kendi muvazaasına dayanarak hak elde edemez. Dolayısıyla davalılar arasındaki ilişki asıl-alt işveren ilişkisi bulunduğu ve davacının iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiği de dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Mahkemece feshin geçersizliğine ve davacının alt işveren iş yerine işe iadesine karar verilmesi gerekir. Ancak asıl işverenin, alt işverenin işçilerine karşı o iş yeri ile ilgili olarak bu kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerden alt işverenle birlikte sorumlu olacağı kuralı dikkate alınarak işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücretinden birlikte sorumlu tutulmaları gerekirken yazılı şekilde infazda tereddüde neden olacak biçimde karar verilmesi hatalı bulunmuştur.”

MOBİNG NEDENİYLE İŞ SÖZLEŞMESİNİ FESHEDEN DAVACI LEHİNE KIDEM VE İHBAR TAZMİNATINA HÜKMEDİLDİ.

“Somut olayda, davacı işçi, 21.3.2007-22.8.2012 tarihleri arasında, en son, uzman (baş proje direktörü) ünvanıyla çalışmış, iş sözleşmesi mobing uygulandığı iddiasıyla işçi tarafından feshedilmiştir.

Davacı işçinin, işverenliğin 1.8.2011 olur tarihli yazısıyla, İstanbul ilinin turizm ve ekonomik açıdan önem arz etmesi, işverenin ekonomik gelişmeleri takip ve yatırım imkanlarını yakından izleme görevinin bulunması ve ajans faaliyetlerinin etkin ve verimli şekilde yürütülmesi gerektiği hususları açıklanarak, Ankara ilinden İstanbul ilindeki irtibat ofisine, 1.9.2011 tarihinden itibaren görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Bahsi geçen görevlendirmenin geçici yapıldığına ilişkin, görevlendirme yazısında herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Fesih tarihine kadar çalışmanın, İstanbul ilinde devam ettiği de sabittir.

Davacı, gerek yeni görev yerinde kendisine iş verilmemesi, gerekse de eşinin Ankara’da çalışması ve çocuğunun Ankarada eğitim görmesi sebepleriyle aile birliğinin zedelendiğini ileri sürerek, görevlendirmenin kaldırılmasını talep etmiş ise de, işverenlik cevabında, davacının uzmanlığına ve çalışmalarına İstanbul iş yerinde ihtiyaç duyulduğu gerekçesi belirtilerek, görevlendirmenin kaldırılması talebi reddedilmiştir.

Davacı işçinin nitelikli ve mesleğinde tecrübeli bir çalışan olduğu sabittir. Dosya kapsamındaki delillerin birlikte değerlendirilmesi neticesinde, işçi uzmanlığına ve İstanbul iş yerinin önemine vurgu yapılarak, işçinin Ankara’dan, İstanbul’a süresiz görevlendirildiği, ancak yeni görev yerinde, tecrübesine ve iş yerindeki pozisyonuna uygun şekilde görev verilmeyerek pasifize edildiği, iş yerinde işe yaramayan personel algısının oluşturulduğu ve bu suretle davacı işçiye, kendi isteğiyle işten ayrılmasını sağlamak amacıyla mobing uygulanmış olduğu anlaşılmaktadır. Mobinge maruz kalan davacı işçi, iş sözleşmesini feshetmiştir. Bu halde, işçinin kıdem tazminatına hak kazandığı sabittir. İhbar tazminatı talebine gelince, her ne kadar fesih işçi tarafından yapılmış ise de, işverenin uyguladığı mobing sonucu işçinin iradesinin feshe yönlendirildiği sabit olduğundan, ihbar tazminatına da hak kazanılmıştır. Mahkemenin, mobing şartlarının oluşmadığına yönelik gerekçesi isabetsiz ise de, kıdem ve ihbar tazminatı alacaklarının hüküm altına alınması, sonuç itibariyle doğru görülmüştür.

Manevi tazminat alacağı bakımından, şartlar oluştuğundan, takdir edilecek uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, talebin reddi hatalıdır. Maddi tazminat alacağı talebi yönünden ise, maddi zararın varlığına ve miktarına dair sunulan deliller değerlendirilmeli ve neticeye göre maddi bir zarar bulunduğunun belirlenmesi halinde hüküm altına alınmalıdır.”

1.Marka Nedir?

Sözlük anlamı olarak marka, görülebilir işaret veya bırakılan iz anlamına gelir. Ticaret alanında kullanımında ise ayırt edici herhangi bir işaret veya sembol manasına gelmektedir. Markanın hukuki tanımı ise Sınai Mülkiyet Kanunu madde 4’te yapılmıştır. Anılan hükme göre marka ‘’ bir teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüslerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar, sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her tür işaret’’  anlamına gelmektedir.

Bu tanımdan yola çıkılarak marka olabilecek bir sembolde bulunması gereken unsurlar şu şekilde sıralanabilir:

         -Bir işaret bulunmalıdır

         -İşaret markanın konusunu açık ve net şekilde göstermeli ve sicilde gösterilebilir olmalıdır

         -Seçilen işaretin markayı diğerlerinden ayırt edebilecek nitelikte olması gerekir

2.Genel Olarak Markanın Korunması

Markanın korunması ihtiyacının altında yatan sebep tüketiciye mal ve hizmetin vasıfları hakkında bilgi sağlayarak ticari hayatı canlandırması ve kamuya hizmet etmesidir. SMK m.7/1 hükmünde belirtildiği üzere SMK kapsamında korunacak markalar ancak ve ancak tescilli markalardır. Tescilsiz markalar Türk Ticaret Kanunu m.56 vd. maddelerinde düzenlenen haksız rekabet hükümlerine göre korunur. Ayrıca ülkesellik prensibi gereğince markalar ancak tescilli olduğu ülke sınırları içerisinde korunurlar. Yargıtay’ın da bunu tasdik edici kararları bulunmaktadır. Marka tescili on yıllık süre için koruma sağlar ( SMK m.23/1) On yıllık sürenin dolmasının ardından yenileme talebi yapılmalıdır.

3.Marka Hükümsüzlüğü Davası

Marka hükümsüzlüğü davası, tescilli bir markanın SMK’da düzenlenen şartların somut olayda meydana gelmesi sebebiyle markanın hükümsüzlüğünün talep edildiği davadır. Marka hükümsüzlüğü davaları, eda davası niteliği taşır. Bu dava tescilli markanın korunmasına hizmet eden bir kurumdur. Marka hukuku alanında hükümsüzlük gerekli koşulları sağlayamaması nedeniyle markanın sona ermesidir. Marka tescilinin hükümsüz kılınmasıyla marka hakkı tamamen sona erer. Markanın hükümsüzlüğü SMK’nın 25.maddesinde düzenlenmektedir. SMK m.25/1 hükmü markanın hükümsüzlüğünün talep edilebilmesi için  aynı kanunun mutlak ve nispi ret nedenlerini düzenleyen 5. Ve 6.maddelerindeki durumlardan birinin mevcut olması gerektiğini şart koşmaktadır.

         -Kimler Bu Davayı Açabilir ve Bu Dava Kimlere Karşı Açılabilir

SMK m.25/2 hükmünce ‘’Menfaati olanlar, Cumhuriyet savcıları veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları markanın hükümsüzlüğünü mahkemeden isteyebilir.’’ Menfaati olan kendi markalarına karşı bir tecavüz eylemi gerçekleştirilmiş olan kimselerdir. Hükümsüzlük davası  dava tarihinde sicilde marka sahibi olarak kayıtlı kişilere veya hukuki haleflerine karşı açılır ( SMK m.25/3). Bu durumda uygulamada karşımıza çıktığı üzere marka hükümsüzlük davası bir kişinin marka hakkına karşı tecavüz eylemi gerçekleştirmiş olan tescilli marka hakkı sahibine karşı açılır.

               -Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre

Sınai Mülkiyet Kanunu’nda hükümsüzlük davaları için herhangi bir zamanaşımı süresi belirlenmiş değildir. Ancak nispi ret sebepleriyle açılan marka hükümsüzlüğü davalarında beş yıllık hak düşürücü süre olduğu kabul edilmiştir. Buna göre SMK m.25/6’da düzenlenmiş olan ve doktrinde ‘’sessiz kalma sebebiyle hak kaybı’’ olarak adlandırılmış bu duruma göre bir marka hakkı sahibi marka hakkına tecavüz şeklinde eylemin oluştuğunu bildiği veya bilmesi gerektiği halde beş yıl boyunca buna itiraz etmezse   marka hükümsüzlüğü davasını daha sonraki süreçte açamaz. Bu durum TMK m.2 dürüstlük kuralının bir sonucu olarak karşımıza çıkar. SMK m.25/6’da düzenlendiği üzere sessiz kalma haliyle hal kaybı durumunun oluşabilmesi için şu şartlar gerçekleşmelidir:

-Sonraki tarihli bir markanın bulunması

-Önceki tarihli markanın sahibinin markanın kullanıldığını bilmesi ya da bilebilecek durumda olması

-Marka sahibinin bu kullanıma beş yıl ve daha uzun süreyle sessiz kalması

Bu şartlar gerçekleştiği takdirde kendisine hükümsüzlük davası açılan sonraki tarihli marka hakkı sahibi önceki tarihli marka hakkı sahibinin sessiz kalma sebebiyle hak kaybı durumu oluştuğunu, markasının hükümsüzlüğünün talep edilemeyeceği ileri sürebilir. Yargıtay içtihatları doğrultusunda bu durum bir itiraz sebebi olarak kabul edilmektedir.

Ancak mutlak ret sebepleriyle açılan hükümsüzlük davalarında, doktrinde kabul görmüş olduğu üzere, bu beş yıllık hak düşürücü süre uygulanmamalı ve bu sebeplerle açılacak hükümsüzlük davalarında süre konusunda genel hükümlere başvurulmalıdır. Çünkü mutlak ret sebepleri kamunun menfaatini korumak için düzenlenmiştir ve bunlar açısından bir hak düşürücü süre uygulanmamalıdır. Zira Yargıtay’ın da bu yaklaşımı benimsediği görülmektedir.

         -Marka Hükümsüzlüğü Davasında Kullanmama Def’i

SMK m. 25/f. 7 hükmüne göre m.6 /f. 1 uyarınca açılan davalarda davacının markasını kullanmadığı def’i olarak ileri sürülebilmektedir. Davalının kullanmama def’i ileri sürmesi karşısında davacının markasını kullandığını ispatlaması gerekmektedir. Davacı hükümsüzlük davası açıldığı tarih itibarıyla en az 5 yıldır tescilli olan markasını ciddi bir biçimde kullandığını veya kullanmıyorsa kullanmamasına ilişkin haklı sebeplerini delilleriyle ispatlaması gerekir.  

4.Markanın Hükümsüzlük Sebepleri

Markanın hükümsüzlüğü SMK’nın 25.maddesinde düzenlenmektedir. SMK m.25/1 hükmü markanın hükümsüzlüğünün talep edilebilmesi için  aynı kanunun mutlak ve nispi ret nedenlerini düzenleyen 5. Ve 6.maddelerindeki durumlardan birinin mevcut olması gerektiğini şart koşmaktadır. Kural olarak marka başvurusunda bulunacak kişiler marka olarak seçeceği işareti serbestçe kararlaştırma hakkına sahiptir ancak bu serbestliğin de sınırları bulunmaktadır. Bu sınırlar SMK tarafından mutlak ve nispi ret sebepleri olarak belirlenmiştir. Bu ret sebeplerinden biri somut olayda gerçekleştiği halde marka yine de tescil edilmişse, ilgililer veya menfaati bulunanlar marka hükümsüzlüğü davası açabilir.

         1.Nispi Ret Sebepleriyle Hükümsüzlük

Öncelikle şu belirtilmelidir ki nispi ret nedenleri ilgilisi tarafından yeri geldiğinde Türk Patent ve Marka Kurumu’na, yeri geldiğinde ise mahkemeye karşı ileri sürülecek nedenlerdir ve bu sebepler re’sen dikkate alınamazlar. Bu sebepler SMK’nın 6.maddesinde düzenlenmiştir.

a.Kötü niyet

Sınai Mülkiyet Kanunu’nda nispi ret sebeplerinden biri olarak sayılan kötüniyet madde 6/9’da: ‘’ Kötü niyetle yapılan marka başvuruları itiraz üzerine reddolunur.’’ İfadesiyle düzenlenmiştir. Kötü niyetin belirlenmesinde marka sahibinin davranış biçimi, markanın tanınmışlık derecesi ve marka sahibinin markanın üçüncü bir kişiye aidiyetini bilebilecek durumda olup olmadığı durumları değerlendirilmelidir. Buna göre sonraki başvuru sahibinin ticari ekonomik girişimlerinin kapsamı, başvurduğu mal ve hizmet sınıfı, önceki markayı nasıl öğrendiği, taraflar arasındaki ticari ilişki ve işaretle başvurulan mal ve hizmetin ayniyeti durumları birlikte değerlendirilmelidir.

b.Benzer Markaların Hükümsüzlüğü Davası

Uygulamada en sık karşılaşılan hükümsüzlük davası benzerlik nedeniyle açılan davalardır. SMK m.5/1-ç hükmünde ‘’ Aynı veya aynı türdeki mal veya hizmetlerle ilgili olarak tescil edilmiş ya da daha önceki tarihte tescil başvurusu yapılmış marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer işaretler’’ ifadeleri kullanılarak iltibas ve bağlantı kurmaya dair nispi ret nedeni düzenlenmiştir. İltibas birbirine çok benzeyen iki şeyin karıştırılması anlamına gelmektedir. Marka hukuku doktrininde bu duruma karıştırılma ihtimali de denilmektedir. Ancak karıştırılma ve iltibas kavramları teknik olarak  birbirini karşılamamaktadır. İltibasta tüketici ürünü piyasaya süren süjenin aynı olduğu yönünde bir yanılgıya kapılmaktadır, karıştırılma ise iki marka arasında bulunan basit benzerlikleri ifade eder.

c.Tanınmışlık Nedeniyle Hükümsüzlük

Bizim hukuk sistemimizde kabul edildiği üzere markalar sınıf esasına dayalı olarak tescillenir ve korunur. Ancak bu koruma her durumda yeterli olmamaktadır. Uygulamada karşımıza çıktığı üzere üçüncü kişiler, belirli bir alanda tanınmış marka ismini başka bir mal ve hizmet sınıfında kullanarak haksız kazanç elde etmektedirler. Dikkat edilmesi gereken durum farklı sınıfsal kullanımın mevcut olmasıdır. Bu şekilde tanınmış markaya yanaşma durumu doktrinde sulandırma veya itibarı tahrip olarak adlandırılır. SMK m.6/5’te ‘’ Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.’’ Hükmüyle de tanınmışlık nedeniyle koruma yasal olarak düzenlenmiş ve bu durum bir nispi ret sebebi olarak kabul edilmiştir.

d.Önceye Dayalı Haklar Nedeniyle Hükümsüzlük

SMK m.6/3 ve m.6/6’da düzenlenmiş olan bu hükümsüzlük sebebi tescilsiz bir markayı korumaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken burada tescilsiz marka herkesten önce kullanılmış, kullanan tarafından üstün bir hak elde edilmiştir. Bu durumda bu marka veya işaretin aynısının üçüncü bir kişi tarafından aynı mal ve hizmet için tescil edilmek istenmesi itiraz sebebi olarak düzenlenmiştir. SMK m. 6/3 ‘’ Başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine, marka başvurusu reddedilir.’’ Hükmünden anlaşılacağı üzere tescilsiz markanın sahibi markasının belirli bir tanınmışlığa ulaştığı gerekçesiyle önceye dayalı hak elde ettiğini kanıtlamak zorundadır. Ayrıca kullanım aynı mal ve hizmet sınıfında bulunmalıdır. SMK m.6/6 hükmünde ise ‘’ Tescil başvurusu yapılan markanın başkasına ait kişi ismini, ticaret unvanını, fotoğrafını, telif hakkını veya herhangi bir fikri mülkiyet hakkını içermesi hâlinde hak sahibinin itirazı üzerine başvuru reddedilir.’’ Düzenlemesiyle üçüncü kişilerin ticari işlerinde kullandıkları ayırt işaretlerinin  marka olarak tescil edilmesi önlenmeye çalışılmıştır.

  1. Paris Sözleşmesi Kapsamında Tanınmış Marka Nedeniyle Hükümsüzlük Davası

            SMK m.6/4’te ‘’ Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvuruları, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedilir.’’ Hükmüyle tanınmış markalar marka ihlali tehlikesine karşı koruma altına alınmıştır.

  1. Ticari Vekillerin Yaptığı Marka Tescillerinin Hükümsüzlüğü Davası

SMK m.6/2 markanın ticari vekil tarafından izinsiz kendi adına tescillenmesinin nispi ret nedeni olduğunu düzenlemiştir. Uygulamada ticari vekil kavramı geniş yorumlanır. Bu kapsamda marka sahibinin ticari iş yürüttüğü, sözleşme yaptığı kişi ticari vekil olarak değerlendirilip adına tescil etmek istediği marka nispi ret sebebine çarpabilir. Uygulamada karşımıza çıktığı üzere ticari vekiller, sözleşme boşluğundan yararlanıp veya sözleşmeye aykırı olarak markanın kendi adlarına tescilini talep etmek gibi bir davranışa girişebilmektedirler. Bu durumda marka hakkının sahibine hükümsüzlük davası açma hakkı verilmiştir.

g.Ortak ve Garanti Markalarının Süre Sonunda Üçüncü Kişilerce Tesciline Karşı Hükümsüzlük Davası

SMK m.6/7 hükmünce ortak markanın veya garanti markasının yenilenmeme sebebiyle koruma süresinin sona ermesinden itibaren üç yıl içinde yapılan, ortak marka veya garanti markasıyla aynı veya benzer olan ve aynı veya benzer mal veya hizmetleri içeren marka başvurusu, önceki hak sahibinin itirazı üzerine reddedilir. Bu sayede eski marka sahibi korunmaktadır.

  1. Yenilenmeyen Markanın Süre Sonunda Tescile Konu Edilmesine Karşı Hükümsüzlük

Marka tescili on yıllık süre için koruma sağlamaktadır. Süresinde markasını yenilemeyen marka sahibine SMK’da bir hak daha verilmiştir. Buna göre m.6/8 hükmünde ‘’ Tescilli markanın yenilenmeme sebebiyle koruma süresinin sona ermesinden itibaren iki yıl içinde yapılan, bu markayla aynı veya benzer olan ve aynı veya benzer mal veya hizmetleri içeren marka başvurusu, önceki marka sahibinin itirazı üzerine bu iki yıllık süre içinde markanın kullanılmış olması şartıyla reddedilir.’’  İfadesinden anlaşılacağı üzere süresi bittiği halde markasına yenileme başvurusu yapmayan hak sahibi iki yıllık bir süre için daha markasını ihlal teşkil eden eylemlere karşı koruyabilmektedir

         2.Mutlak Ret Nedenleriyle Hükümsüzlük

Mutlak red nedenleri marka başvurusu sırasında Türk Patent Enstitüsü tarafından re’sen dikkate alınan, sınırlı sayıda olan, kamunun genel menfaatini  koruyan herkes tarafından ileri sürülebilen ve marka başvurusu sırasında var olmaları halinde başvurunun kısmen veya tamamen reddedilmesine sebep olan nedenler olarak tanımlanabilir. Mutlak red sebepleri SMK m.5’te sayılmıştır. Bu sayılan hellerin mevcut olması halinde SMK m.25/1 hükmü gereğince markanın hükümsüzlüğüne karar verilecektir.

a.Marka Olamayacak İşaretlerin ve Tanımlayıcı Markaların Hükümsüzlüğü Davası

SMK m.4’te marka olabilecek işaretler açıklanmıştır. Buna göre marka, bir teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüslerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar, sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her tür işaretten oluşabilir. Aksi halde m.5/1-a hükmü gereği marka başvurusu mutlak red sebebi varlığından reddedilir. Bu maddedeki şartları taşımayan markanın tescil edilmesi durumunda markanın hükümsüzlüğü talep edilebilecektir.

  1. Aynı ve Ayırt Edilemeyecek Kadar Benzer Marka Hükümsüzlük Davası

SMK m.5/1-ç hükmü mutlak ret sebebi olarak yoğun benzerlik halini şart koşmuştur. Bu hükme göre aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer markaların aynı mal ve hizmet için kullanılması mutlak ret engeline takılır. Bu şekilde tescillenmiş markanın da hükümsüzlüğü gündeme gelecektir. Bu hüküm ile nispi ret sebebi olarak sayılan m.6/1 hükmünü ayırmak güçtür. Her iki hüküm de aynılıktan söz etmektedir. Yargıtay ise bu konuya sübjektif olarak yaklaşmakta ve m.5/1-ç sebebiyle hükümsüzlük kararı verebilmek için markalar arasındaki benzerliğin hiçbir araştırmaya gerek olmaksızın apaçık ortada olması gerektiğine içtihat etmiştir.

c.Ticaret ve Meslekte Yaygın Kullanılan İşaretler Hakkında Hükümsüzlük Davası

SMK m.5/1-d hükmü ticaret alanında herkes tarafından kullanılan veya belirli bir meslek, sanat veya ticaret grubuna mensup olanları ayırt etmeye yarayan işaret veya adlandırmaları münhasıran ya da esas unsur olarak içeren işaretlerin marka olarak tescilinin mutlak ret sebebi olduğunu düzenler. Bu şekilde tescil edilen markalar da hükümsüz kılınma tehlikesiyle karşılaşır. Bu halde bir mesleği ayırt eden işaretler marka olarak tescil edilememelidir. Örneğin BORSA, KAMBİYO, SARRAF gibi ibarelerin marka olarak tescil edilmesi uygun değildir.

d.Yanıltıcı Markaların Hükümsüzlüğü Davası

Markanın, mal ve hizmet hakkında yanıltıcı bilgi vermesi hükümsüz kılınmasına sebep olabilecek bir durumdur. Rekabet edenlerin ürünleri hakkında yanıltıcı bilgiler vermesi, bu sayede de rakiplerine karşı avantaj elde etmesi haksız rekabet durumunu gündeme getirir. Örneğin TSE standartlarına uygun olmadığı, TSE markalarını kullanma izni alınmadığı halde ilanlarda TSE damgasını kullanmak halkı yanıltıcı etki doğuracağından bu markanın hükümsüzlüğü talep edilebilecektir. Ayrıca bu eylem bir marka tecavüzü suçlamasını da beraberinde getirebilir.

e.Mala Asli Değerini Veren veya Malın Doğasını Gösteren İşaret ve Şekillerin Hükümsüzlüğü

SMK m.5/1-e hükmünde düzenlendiği üzere malın doğası gereği ortaya çıkan şeklini ya da başka bir özelliğini veya teknik bir sonucu elde etmek için zorunlu olan veya mala asli değerini veren şeklî ya da başka bir özelliğini münhasıran içeren işaretler hükümsüzlüğe konu olabilecektir.

f.Kamu Düzenine Aykırılık, Dini Değerler, Semboller ve Genel Ahlaka Aykırı Markaların Hükümsüzlüğü

SMK m.5/1 h ve ı bentlerinde düzenlendiği üzere dinî değerleri veya sembolleri içeren işaretler ve kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı işaretler marka olarak tescil edilemez. Bu tarz ibarelerin yer aldığı marka adı hükümsüzdür.

g.Paris Sözleşmesi’ne Aykırılık Sebebiyle Markanın Hükümsüzlüğü

SMK m.5/1 g ve ğ bentlerine göre Paris Sözleşmesinin 2 nci mükerrer 6 ncı maddesine göre reddedilecek işaretler veParis Sözleşmesinin 2 nci mükerrer 6 ncı maddesi kapsamı dışında kalan ancak kamuyu ilgilendiren, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş diğer işaretler ile yetkili mercilerce tescil izni verilmemiş olan armaları, nişanları veya adlandırmaları içeren işaretler marka tesciline konu edilemezler. Paris Sözleşmesi 2.mükerrer 6.madde bayraklar, semboller, flamalar, armalar ve mühür işaretlerinin marka olarak kullanılamayacağını hüküm altına almaktadır.

h.Tescilli Coğrafi İşaret Barındıran Markanın Hükümsüzlüğü

SMK açıkça tescilli coğrafi işaretten ibaret veya onu içeren işaretlerin mutlak redde takılacağını öngörmüştür.

5.Marka Hükümsüzlüğü Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

Hükümsüzlük davalarında görevli mahkeme Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi ve Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesidir ancak SMK m.156’da belirtildiği üzere ihtisas mahkemesi yoksa bu davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. ( SMK m.156/1). Yetki konusunda ise üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesidir ( SMK m.156/3). Davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde ise yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihte sicilde kayıtlı vekilin işyerinin bulunduğu yerdeki ve eğer vekillik kaydı silinmişse Türk Patent ve Marka Kurumu’nun merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemedir ( SMK m.156/4) Ancak Türk Patent ve Marka Kurumu’nun SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalarda ve Kurumun kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin Kurum aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesidir.

6.Marka Hükümsüzlüğü Kararının Sonuçları

Hükümsüzlük kararları geçmişe etkili olarak sonuç doğurur, karar kesinleştiğinde hükümsüz kılınan marka başvuru tarihinden itibaren geçersiz kabul edilir ve SMK bu markaya hiç koruma vermemiş sayılır ( SMK m.27/1). Ancak SMK m.27/3 hükmü gereği marka sahibinin ağır ihmal ve kötü niyetle hareket etmesi durumunda verilen hükümsüzlük kararı şu iki durumu etkilemez: Karardan önce, markanın sağladığı haklara tecavüz nedeniyle açılan davada verilen kesinleşmiş ve uygulanmış kararlar ve karardan önce kurulmuş ve uygulanmış sözleşmeler.

Hükümsüzlük kararı kesinleştiğinde mahkeme tarafından karar Enstitüye re’sen gönderilir, sicilden terkin edilerek durum Bültende yayımlanır. 6769 sayılı Kanun’un 162. maddesi gereği hükümsüzlük talepli davalarda karar kesinleşmedikçe icra olunamaz.

 

Sağlık hukuku, güncel uygulamada karşımıza en çok malpraktis davaları olarak çıkmaktadır.

Malpraktis, kelime anlamı olarak “kötü, hatalı uygulama” anlamına gelmekte olup,  uygulamada; bir meslek mensubunun, mesleğini uyguladığı esnada ortaya çıkan hatalı, kusurlu hareketleri olarak kullanılır. “Tıbbi Malpraktis” kavramı ise; tıp mesleği mensuplarının hatalı, kusurlu hareketleri sonucu ortaya çıkar. Dünya Tabipler Birliği malpraktisi; “Hekimin tedavi sırasında standart güncel uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar’’ şeklinde tanımlamaktadır.

Her ne kadar Dünya Tabipler Birliği malpraktis kavramını bu şelilde açıklamışsa da; tıbbi uygulamada hatalar yalnızca hekim kaynaklı olmayıp hekim ile birlikte hizmetleri sunan hemşire ve ilgili yasaya göre hastaya müdahale yetkisi bulunan fizyoterapist, psikolog ve diyetisyen gibi sağlık personelinin, öneri ve/veya uygulamaları sonucu, hastalığınn normal seyrinin dışına çıkarak, iyileşmesinin gecikmesinden hastanın ölümüne kadar geniş bir yelpazedeki hataların tamamını içermektedir.

Tıp mesleği mensubunun bir hastaya nasıl davranması gerektiği, bu konuda kendisinden ne beklendiği, neleri yapması, neleri yapmaması gerektiği; ulusal ve uluslar arası tıbbi etik ve deontolojik kurallar, sözleşmeler, bildirgeler, yasalar, yönetmelikler gibi yazılı metinler yanında; genel ahlak kuralları, örfler, adetler ve ananeler gibi yazılı olmayan kurallar ile de belirlenmiştir. Ancak bu konuda önemli belirleyicilerden biri; tıp mesleği mensubu ile hasta arasındaki varsayımsal sözleşmedir. Uygulamada bu sözleşmenin, hastanın bir sağlık kuruluşunun kapısından girdiği anda başladığı söylenebilir.

Bu sözleşme ile hekim; hastasının sağlığını korumak veya düzeltmek için elinden geleni yapacağına, ona özen, içten bağlılık ve sadakat göstereceğine, tüm bilgi ve becerisini onun yararına kullanacağına, sırlarını saklayacağına, kayıtlarını düzgün olarak tutacağına ve tedavisini sürdüreceğine dair garanti vermiş olur.

Bu sözleşme kapsamında hekimin yaptığı tıbbi müdahale ve girişimleri hukuka uygun hale getiren iki unsur vardır. Bunlardan birincisi; hekimin tıp sanatını uygulama hak ve yetkisine sahip olması, ikincisi ise; hastanın muayene için onamının, yapılacak her türlü diğer uygulama ve girişim için ise aydınlatılmış  onamının bulunmasıdır.

Malpraktis davaları da bu aşamada devreye girmekte, hekimin tedavide hak ve yetkisi bulunsa dahi pratikte karşımıza çok sık çıkan bir olgu olan, aydınlatılmış onam eksikliğinden kaynaklı süreç başlamaktadır.Süreçte:

Sel&Er Hukuk Bürosu olarak, sağlık hukuku alanında uzman ekibimiz öncelikle yaşama hakkınızı savunmak için insan hayatının her şeyden daha değerli ve üstün olduğu desturu ile hareket etmekte, tıbbi malpraktis nedeniyle zarara uğrayan hasta ve hasta yakınlarının, tüm hukuki sürecini büyük bir titizlik ile takip etmektedir.Uğranılan maddi-manevi zararların hem kusur sorumluluğu hem de kusursuz sorumluluk ilkelerine göre tazmini ile kusuru bulunan sağlık personelinin  ve yetkililerin TCK hükümlerine göre cezalandırılması için işletilecek hukuki süreçte  adaletin sağlanması ve vicdanların bir nebze olsun rahatlaması için hukuk büromuz azami gayret içerisinde olacaktır.

Büromuz, sağlık hukuku alanında ayrıca aşağıda belirttiğimiz alanlarda da hukuki hizmet vermektedir.

SAĞLIK HUKUKUNA İLİŞKİN DANIŞTAY VE YARGITAY KARAR ÖRNEKLERİ

KOMPLİKASYONLA MÜCADELEDE GEREKLİ ÖZENİ GÖSTERMEYEN İDARENİN, DAVACILARA MANEVİ TAZMİNAT ÖDEMESİNE KARAR VERİLDİ.

“Her ne kadar, davalı idarece genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde yer olmaması sebebiyle hastanın genel cerrahi yoğun bakım ünitesine alınmadığı belirtilmekte ise de, anılan üniversite hastanesinde görevli doktor ifadesinde hastanın genel cerrahi servisine tedavisinin üstlenilmemesi sebebiyle alınmadığı, bir başka ifade de ise genel cerrahi bölümünün hastanın cerrahi yoğun bakıma devir alınmasını gerekli bulmadığının belirtildiği, hastanın genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde yer olmaması sebebiyle kabul edilmediğine dair ifadeye rastlanılmadığı görülmektedir.

Yukarıda anlatımı yapılan hususların birlikte değerlendirilmesinden; histerektomi operasyonundan sonra ortaya çıkan komplikasyonlarla mücadele esnasında yaşananların (genel cerrahi yoğun bakımında hastanın takip edilmesi gerekirken bir türlü anılan servise alınmaması, barsak delinmesinin tespitine yönelik yeterli tetkik yapılmaması) davalı idarece komplikasyonla mücadelede kendinden beklenen özeni göstermediği, hastanın ölümüyle sonuçlanan bu sürecin hasta yakınları üzerinde tahribat yarattığı, davacılarda, annelerinin tedavisinin gerektiği gibi yürütülmediği yönünde şüphe, endişe ve üzüntüye yol açtığı anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca, davacıların maruz kaldığı acı, elem ve üzüntünün hafifletilebilmesi amacıyla davacılar lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, manevi tazminat isteminin reddi yolunda verilen Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.”

AMNİYOSENTEZ SIVISI ALIMINDA İDARENİN SAĞLIK HİZMETİNİ KÖTÜ İŞLETMESİ NEDENİYLE HAYATINI KAYBEDEN ANNENİN YAKINLARI LEHİNE MADDİ-MANEVİ TAZMİNAT ÖDENMESİNE KARAR VERİLDİ.

“F.S’ye amniyosentez sıvısı alımı için girişimlerde bulunan sağlık personeli hakkında davalı idare tarafından gerçekleştirilen ön inceleme neticesi düzenlenen rapor üzerine verilen “Soruşturma İzni Verilmesi” kararında; F.S.nin eşi tarafından, eşine ilk seferde birden çok kez farklı boyutlardaki iğneler ile girişimde bulunulduğunun iddia edildiği, ilgili doktor tarafından ise tek iğne girişinin yapıldığının belirtildiği, 19.08.2010 tarihinde yapılan bu amniosentez işlemi hakkında herhangi bir kayıt ve belge bulunmadığı, işlemi gerçekleştiren Op.Dr. F. N.Ç. ile yapılan telefon görüşmesinde bunu doğruladığı ve nedenini bilmediğini belirttiği, dolayısıyla iğne giriş sayısı hakkında bir yorumun yapılamayacağı, 20.08.2010 tarihindeki girişimin başarıyla gerçekleştiği, literatürdeki genel eğilimin bir seansta en fazla iki girişim yapılması, ikisinin de başarısız olması durumunda 3-7 gün sonra yani intrauterin infeksiyon ( koniamnionit ) ve gebelik kaybı dışlandıktan sonra tekrar denemek olduğu, bahse konu olayda ilk seanstaki işleme ve sayısına dair kayıt tutulmaması, makul bir ara verilmeksizin tekrar ertesi gün girişimde bulunulması ile F. S.nin ölümü arasında nedensellik bağı bulunduğundan bahisle ilgili kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmiştir.

Tüm bu hususlar idarece sunulan sağlık hizmetinin kötü işletildiğini göstermekte olup, idarenin eylemi ile gerçekleşen ölüm arasında uygun illiyet bağının bulunduğu da dikkate alındığında, davacıların uğradıkları maddi ve manevi zararın tazmini gerekmektedir.”

YÜKSEK ÖLÜM RİSKİ BULUNAN ENFEKSİYONA İLİŞKİN TEDAVİDE GEREKLİ HİJYEN ŞARTLARINI SAĞLAMAYAN İDARENİN HİZMET KUSURU NEDENİYLE DAVACILARA TAZMİNAT ÖDEMESİNE KARAR VERİLDİ.

“Dava konusu olayda, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporda en gelişmiş ülkelerde bile tüm önlemlere rağmen, yüksek ölüm riski bulunan bu enfeksiyonun görülebildiği, hastanede bulunulan süre içinde bu enfeksiyona maruz kalınabileceği, tanının konulmasıyla birlikte gerekli tedavinin hastaya zamanında yapıldığı, dolayısıyla hastane personeli ve hekimlere atfı kabil kusurun bulunmadığı belirtilmiş ise de yukarda açıklamasına yer verilen “tıbbi uygulama hatası-komplikasyon” ayrımına dair açıklamalar dikkate alındığında; oluşan durumun, hizmet kusuru kavramının niteliği dikkate alındığında komplikasyondan öte, davalı idareye ait hastanede hijyen şartları açısından gerekli dikkat ve özenin gösterilmemesi sonucu doğduğu anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda, idare tarafından sunulan sağlık hizmetinin kusurlu işletildiği anlaşıldığından davanın reddi yolundaki Mahkeme kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.”

EKSİK İNCELEME NEDENİYLE YAZILI ŞEKİLDE HÜKÜM KURULAMAYACAK DOSYANIN AYDINLATILMASI İÇİN UZMAN BİLİRKİŞİLERDEN OLUŞAN KURUL ARACILIĞI İLE DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKMEKTEDİR.

“Davacı, davalı doktorun yeni yöntem yerine tel montajıyla yapılan eski tedavi yöntemini seçerek hatalı tedavi yaptığını ve tellerin montajı sırasında damarları deldiğini,başka bir anlatımla Herbert vidası kullanılmayarak K teli kullanılmış olmasının ,ameliyat sonrası oluşan kanamanın bası yolu ile durdurulmuş olmasının gelişen kaynamama şeklindeki komlikasyonun oluşumuna katkısı olup olmadığı iddiası ile eldeki davayı açmıştır. Davacının delil olarak dayandığı E.. Hastanesinin 17.10.2009 tarihili epikriz raporunda belirtilen ameliyat sırasında pseudoanevrizma ve radial arterin yanalanmış bölgesinin diseke edilmiş, anevrizma ve yaralı arter segmentinin eskize edilerek ucuca onarım yapılmış olduğu nazara alınarak davalı doktorun hatalı ve eksik uygulaması olup olmadığı hükme esas alınan Adli tıp raporunda bu hususlar üzerinde hiç durulmamıştır.

Bu haliyle rapor inandırıcı ve tatminkar olmaktan uzaktır. Öyle olunca hükme esas alınan Adli Tıp 3.ihtisas kurulu raporuna itibar edilip, hüküm kurulmaz.

O halde mahkemece yapılacak iş; üniversitelerin ilgili anabilim dallarından ve özellikle ortopedi uzmanlarından seçilecek konusunda uzman bilirkişilerden oluşmuş bir kurul aracılığı ile dosyadaki hastahane de tutulmuş dosya ve kayıtlar taraf savunmaları tüm deliller birlikte değerlendirilerek, yapılması gerekenle yapılan müdahale ve tedavinin ne olduğu, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda doktor hatası olup olmadığını gösteren nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak ve böylece hasıl olacak sonuca uygun karar vermektir. Eksik inceleme ve mevcut delileri değerlendirmede yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”

LAZER EPİLASYONDA HATALI UYGULAMA NEDENİYLE VÜCUDUNDA YANIK OLUŞAN HASTAYA MANEVİ TAZMİNAT ÖDENMESİ GEREKMEKTEDİR.

“…davacının tedavi gören yerlerinin yanık içerisinde olduğunu, sonradan vücudunda kaldığını, bu sebeple polislik sınavına giremediğini, davacı tanığı N.. G..’ün beyanında; yanıkların olduğu gün davacının evinde olduklarını, tedaviden sonra yanıkların oluştuğunu, davacı tanığı …. beyanında; tedaviden geldiğinde yanıklar içerisinde olduğunu ifade ettikleri görülmüştür.

Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.

Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü, kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.

O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.

Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Hal böyle olunca, davalıların uyguladığı hatalı lazer epilasyon işlemi sonucunda, davacı iş sahibinin istediği sonuca ulaşamadığı, vücudunda yanıklar meydana geldiği, çektiği sıkıntı ve ızdırap da dikkate alındığında, davacı lehine uygun oranda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.”

TRAFİK KAZASI GEÇİREN HASTANIN MÜŞAHADE ALTINDA TUTULMADAN EVE GÖNDERİLMESİ AKABİNDE GERÇEKLEŞEN ÖLÜM OLAYINDA, DOKTORUN GÖREVİ İHMAL SUÇUNU İŞLEDİĞİ VE BU SUÇTAN MAHKUMİYET KARARI VERİLMESİ GEREKTİĞİNE KARAR VERİLDİ.

“…‘ın ölümünün trafik kazasına bağlı kaburga, kalça, kafatası, köprücük kemiği kırıkları ile birlikte iç organ yaralanması ve bunlara bağlı gelişen komplikasyon sonucu meydana geldiğine dair Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 17.02.2006 tarihli raporu; sanığın tıbbın gereklerini yapmaması sebebiyle kusurlu olduğuna ancak bu kusurlarının kaza ile …‘ın ölümü arasındaki illiyet bağını kesmediğine ilişkin Yüksek Sağlık Şurası kararı ve kırıkların tespit edilememesinin eksiklik olduğuna ancak kişide tespit edilen travmatik değişimlerin ağırlıkları ve kişinin yaşı da dikkate alındığında, zamanında tespit edilip uygun tedaviye başlanması durumunda dahi kurtulmasının kesin olmadığına dair Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 13.03.2013 tarihli raporu birlikte değerlendirildiğinde; sanığın davranışları ile meydana gelen ölüm neticesi arasında nedensellik bağının kesin olarak belirlenemediği, bu nedenle sanığın meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulamayacağı, bununla birlikte Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğinin 24. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gözetildiğinde sanığın, genel beden travmasına ve çoklu kemik kırıklarına maruz kalmış öleni stabilizasyonu sağlanıncaya kadar ve tıp çevrelerinde genel olarak kabul gördüğü şekilde yirmidört saat müşahede altında tutması veya başka bir sağlık kuruluşuna sevk etmesi gerekirken, beş saat sonunda taburcu ederek evine göndermesi suretiyle görevinin gereklerini yerine getirmekte ihmal gösterdiği, bu haliyle eyleminin TCK’nun 257/2. maddesinde düzenlenen görevi ihmal suçunu oluşturduğu ve bu suçtan mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği ….”

AYDINLATILMIŞ ONAMIN EKSİKLİĞİ VE İSPATLANAMAMASI DURUMUNDA OLUŞAN ZARAR İÇİN DAVACILAR LEHİNE MADDİ – MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLMESİ GEREKİR.

“davalılar, davacıya yapılan ameliyat sonucunda oluşabilecek olası komplikasyonların anlatıldığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış onam alındığına dair bir delil sunmamışlardır. Muvafakatname başlığı altında dosyaya sunulan belge, gerekli aydınlatmayı içermediği gibi, yalnızca rıza mahiyetindedir. Aydınlatılmış onamda ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Mahkemenin de kabulü bu şekildedir. Ancak, aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemiş oluşu, yapılan müdahaleyi hukuka aykırı hale getirdiğinden, davalıların manevi tazminat dışında maddi tazminattan da sorumlu olduklarının kabulü gerekir. O halde, mahkemece, açıklanan hususlar değerlendirilerek, davacı lehine maddi tazminata da hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

Doktor öğretim üyeliğine atanabilmek için, doktora ile tıpta, diş hekimliğinde, eczacılıkta ve veteriner hekimlikte uzmanlık unvanını veya Üniversitelerarası Kurulun önerisi üzerine Yükseköğretim Kurulunca tespit edilen belli sanat dallarının birinde yeterlik kazanmış olmak gerekir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 4) .

Yükseköğretim kurumları, doktor öğretim üyesi kadrosuna atama için Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, OBJEKTİF VE DENETLENEBİLİR NİTELİKTE EK KOŞULLAR BELİRLEYEBİLİRLER. (2547 sayılı Kanun madde 23) .

DOKTOR ÖĞRETİM ÜYELİĞİNE ATAMA USULÜ

Bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsündeki açık bulunan doktor öğretim üyesi kadroları, Resmî Gazete’de ve üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında rektörlük tarafından ilan edilerek duyurulur. Bu ilanda adaylara on beş günden az olmamak üzere başvuru süresi tanınır ve son başvuru tarihi belirtilir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 5) .

Doktor öğretim üyesi kadrolarına başvuranlar özgeçmişlerini, bilimsel çalışma ve yayınlarını dört nüsha olarak ilgili dekanlık veya müdürlüğe teslim eder. (Yönetmelik madde 6) .

Fakültelerde dekan, diğer birimlerde müdür; ilan edilen kadrolar için adayların durumlarını incelemek üzere, en az biri başka üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünden olmak üzere adayın başvurduğu bilim alanı ile ilgili olan üç profesör veya doçent kadrosunda bulunan doçenti, ilana son başvuru tarihinden itibaren on beş gün içinde tespit eder. İlan edilen kadronun bulunduğu birimin bölüm başkanının, profesör veya doçent kadrosundaki doçent olması halinde, tespit edilecek üç profesör veya doçent kadrosundaki doçentten biri olarak belirlenmesi zorunludur.

Dekan veya ilgili müdür her aday için bu öğretim üyelerine, adaylarla ilgili bilimsel yayın ve çalışmalara ilişkin dosyaları göndererek bir ay içerisinde yazılı görüşlerini bildirmelerini ister. Dosya inceleme sonuçlarının bir ay içinde gelmemesi halinde aynı usulle tespit edilen başka profesör veya doçente dosyalar incelenmesi için gönderilir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 6) .

Dekan veya ilgili müdür yazılı görüşlerin alınmasından sonra ilk yönetim kurulu toplantısında aday veya adaylar hakkında ayrı ayrı görüş alır. Bir açık kadroya birden fazla adayın başvurması halinde yönetim kurulu gerekçeli olarak tercihini belirtir. Dekan veya ilgili müdür kanaat ve önerilerini rektöre sunar. Rektör atamanın yapılıp yapılmayacağına karar vererek gerekli işlemleri yürütür. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 6) .

Doktor öğretim üyeleri, ilgili yönetim kurulunun görüşü alındıktan sonra fakültelerde ilgili dekanın, diğer birimlerde müdürün önerisi ile rektör tarafından en az bir en çok dört yıl süre ile atanır. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 7) . Her atama süresinin sonunda görev kendiliğinden sona erer. Görev süresi sona erenler ilgili yönetim kurulunun uygun görüşü üzerine rektör tarafından yeniden atanabilir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 7) .

DOÇENT KADROLARINA ATAMA ŞARTLARI

Doçent kadrolarına atanabilmek için, 2547 sayılı Kanunun 24 üncü maddesi uyarınca doçentlik unvanını almış bulunmak veya yurt dışında alınan doçentlik unvanının, 2547 sayılı Kanunun 27 nci maddesi gereğince Üniversitelerarası Kurul tarafından Türkiye’de geçerli sayılmış olması gereklidir.

Yükseköğretim kurumları, doçent kadrosuna atama için, doçentlik unvanına sahip olmanın yanında Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim veya sanat disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, OBJEKTİF VE DENETLENEBİLİR NİTELİKTE EK KOŞULLAR BELİRLEYEBİLİRLER.

Yükseköğretim kurumlarının belirlediği ek koşullar arasında sözlü sınavın yer alması halinde bu sınav Üniversitelerarası Kurul tarafından oluşturulacak jürilerce yapılır. (2547 sayılı Kanun madde 24, Yönetmelik madde 8) . Ancak sözlü sınav sonucunda doçentlik unvanını kazananlar için ek koşul olarak sözlü sınavdan başarılı olma şartı getirilemez. (Yönetmelik madde 8) .

DOÇENT KADROLARINA ATAMA USULÜ

Bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsündeki açık bulunan doçent kadroları, Resmî Gazete’de ve üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında rektörlükçe ilan edilerek duyurulur. Bu ilanda adaylara on beş günden az olmamak üzere başvuru süresi tanınır ve son başvuru tarihi belirtilir. (Yönetmelik madde 9) . Adaylar özgeçmişlerini, bilimsel çalışma ve yayınlarını kapsayan bir dosyayı dört nüsha olarak, ilanda belirtilen süre içerisinde rektörlüğe teslim eder. (Yönetmelik madde 9) .

Doçent kadrolarına atama ek koşulları arasında sözlü sınav şartı bulunan yükseköğretim kurumlarının doçent kadrolarına başvurmak isteyen adaylar için ayrıca sözlü sınav yapılır. Adayın başvurduğu bilim/sanat alanına göre beş asıl iki yedek üyeden oluşan sözlü sınav jürisi, rektörün talebi üzerine Üniversitelerarası Kurul tarafından belirlenir. Sözlü sınav jürilerinde görev alabilecek profesör unvanlı öğretim üyelerinin listesi, Yükseköğretim Kurulu personel veri tabanındaki bilgiler esas alınarak Üniversitelerarası Kurul tarafından belirlenir. Sözlü sınav jürisindeki asıl ve yedek üyelikler, bu listede ilgili bilim alanlarında yer alan öğretim üyeleri arasından OBJEKTİF ÖLÇÜTLERE GÖRE BELİRLENİR. (Yönetmelik madde 10) .

Sözlü sınav öğretim üyelerine açık olarak yapılır. Sözlü sınavın yapılacağı yer, tarih ve saati üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında ilan edilir. Jüri başkanı, sözlü sınavın denetlenebilirliğini sağlamak için gerekli tedbirleri alır. (Yönetmelik madde 10) . Jüri, sözlü sınav için üye tamsayısı ile toplanır. Sözlü sınav sonunda yapılacak kapalı oturumda jüri adayın başarılı olup olmadığına üye tamsayısının salt çoğunluğuyla karar verir. Bu karar, düzenlenen tutanakla imza altına alınır ve başkan tarafından jüri üyeleri önünde adaya sözlü olarak bildirilir. Adayın başarısız bulunması halinde jüri üyeleri sözlü sınav tutanağına eklemek üzere gerekçeli karar hazırlar. (Yönetmelik madde 10) .

Rektör, ilan edilen doçent kadrosuna başvuran adayların durumlarının incelenmesi için en az biri başka üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünden olmak üzere adayın başvurduğu bilim alanı ile ilgili olan üç profesörü, ilana son başvuru tarihinden itibaren on beş gün içinde, sözlü sınavın yapılması halinde ise sözlü sınavların bitiş tarihinden itibaren on beş gün içinde tespit eder. Rektör, aday veya adayların özgeçmişlerini, bilimsel çalışma ve yayınlarını kapsayan dosyaları bu profesörlere göndererek kişisel raporlarını bir ay içinde bildirmelerini ister. Rektör dosya inceleme sonuçlarına dayanarak, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun gerekçeli görüşünü de aldıktan sonra atama hakkındaki kararını verir. (2547 sayılı Kanun madde 24, Yönetmelik madde 11) .

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 34 üncü maddesi uyarınca sözleşmeli çalıştırılacak yabancı ülke vatandaşı öğretim elemanlarının doçent kadrolarına atanma ile ilgili yukarıda yer alan şartları sağlamaları kaydıyla, sözleşmeli olarak çalıştırılmasında Yönetmelikte belirlenen ilan şartı dışındaki usul ve esaslar uygulanır. (Yönetmelik madde 11) .

PROFESÖRLÜĞE ATAMA ŞARTLARI

Profesör kadrolarına atanabilmek için doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak, kendi bilim alanında uluslararası düzeyde orijinal eserler vermiş olmak ve uygulama alanı bulunan dallarda uygulamaya yönelik çalışmalarda bulunması gereklidir. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 12) .

Üniversiteler, profesörlüğe yükseltilerek atama için aranan bu asgari koşulların yanında, Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, OBJEKTİF VE DENETLENEBİLİR NİTELİKTE EK KOŞULLAR belirleyebilirler. (2547 sayılı Kanun madde 26) .

PROFESÖRLÜĞE ATAMA USULÜ

Bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsündeki açık bulunan profesör kadroları, Resmî Gazete’de ve üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında rektörlük tarafından ilan edilerek duyurulur. Bu ilanda adaylara on beş günden az olmamak üzere başvuru süresi tanınır ve son başvurma tarihi belirtilir. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 13) .

Profesör adayları; özgeçmişlerini, bilimsel yayınlarını kongre ve konferans tebliğleri ile bunlara yapılan atıfları, sanat eserlerini, icralarını ve bunlara ilişkin dokümanı, eğitim-öğretim faaliyetlerini, yönetimlerinde devam eden ve biten doktora, sanatta yeterlik veya yüksek lisans çalışmalarını, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne katkılarını kapsayan bir dosyayla birlikte bir dilekçeyi rektörlüğe altı nüsha olarak teslim eder. Adaylar, bu başvurularında yayınlarından birini başlıca araştırma eseri olarak gösterir. (Yönetmelik madde 14) .

Profesörlük kadrosuna başvuran adayların durumlarını ve bilimsel veya sanatsal niteliklerini tespit etmek için üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunca, en az üçü başka üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünden olmak üzere ilan edilen kadronun bilim veya sanat alanı ile ilgili en az beş profesör, ilana son başvuru tarihinden itibaren bir ay içinde seçilir. Bu profesörler belgelerin kendilerine verildiği tarihi izleyen iki ay içinde her aday için ayrı ayrı olmak üzere birer rapor hazırlar ve kadroya atanmak üzere müracaat eden birden fazla aday varsa tercihlerini bildirir. Bu raporlarda adayların bilimsel veya sanatsal nitelikleri ve çalışmaları değerlendirilir, yöneticilik, yapıcılık ve geliştiricilik özellikleri ile bilim ve sanat adamı yetiştirme konusundaki çabaları ayrıntılı olarak belirtilir. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 15) .

Üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun dosya inceleme raporlarını göz önünde tutarak alacağı karar üzerine, rektör tarafından atama yapılır. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 15) .

EMSAL KARARLAR

KİŞİYİ TARİF EDER NİTELİKTEKİ İLAN İSTİNAF MAHKEMESİNDEN DÖNDÜ

Uyuşmazlık konusu olayda, Üniversitesi… Anabilim Dalında açılan 1 kişilik Doçent kadrosuna atama yapılması için ilanda ön görülen “… alanında bilimsel çalışmalar yapmış olmak” koşulunu getiren… tarihli Akademik Kurul Kararında, belirtilen kriteri sağladığından bahisle ilan edilen kadroya ataması yapılan Doç Dr. …’in de yer aldığı, bu haliyle getirilen ek koşulun belirli bir kişiyi tarif eder nitelikte olduğu sonuç ve yargısına varılmıştır. Bu durumda, ilanda yer alan “… alanında bilimsel çalışmalar yapmış olmak” ek koşulunun; ihtiyaç ve hizmet gerekleri amacıyla getirildiği iddia edilse de, objektif ve denetlenebilir nitelikte olmadığı, belirli bir kişiyi tanımlar nitelikte ve hukuka aykırı olduğu, bu yönüyle istinaf başvurusuna konu mahkeme kararında hukuka uygunluk bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Benzer şekilde başka bir kararda da; Uyuşmazlığın çözümünün teknik bilgi gerektirmesi sebebiyle, dava konusu ilanda yer alan “… üzerinde çalışmalar yapmış olmak” koşulunun kişiyi tarif eder, subjektif nitelikte bir koşul olup olmadığı, söz konusu koşulun ilgili anabilim dalının ihtisaslaşmasına katkı sağlayıp sağlamayacağı, akademik bir değer taşıyıp taşımadığı hususlarının idare mahkemesince bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle açıklığa kavuşturulması gerekirken bilirkişi incelemesi yaptırılmadan esas hakkında karar verilmesinde hukuki isabet görülmediğinden, dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra işin esası hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın mahkemesine iadesi gerekmektedir. Açıklanan nedenlerle, istinaf başvurusunun kabulüne, İdare Mahkemesi’nin… gün ve… sayılı kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.

ESERLERİN TAMAMI DEĞİL İLAN EDİLEN ÖNCELİKLİ ALANDAKİ ESER SAYISI DİKKATE ALINMALIDIR

Doktor öğretim üyesi atanmasına ilişkin ilana usulüne uygun olarak başvuran ve jüri değerlendirmesi neticesinde ilan edilen kadroya atanmasının daha uygun olduğuna karar verilen bir doktor öğretim üyesinin atama işlemine karşı başka bir aday tarafından kendisinin atanması gerektiğinden bahisle dava açılmıştır. Açılan davada belirtilen öncelikli alan ile ilgili hangi adayın çalışmalarının daha fazla olduğuna ilişkin defalarca kez bilirkişi raporu alınmıştır. Doktor öğretim üyesinin hakkının korunması için Avukat Serpil ÖZTÜRK tarafından yürütülen hukuki süreç sonunda idare mahkemesinin kararı ile müvekkilin atanmasının doğru olduğuna karar verilmiştir. Doktor öğretim üyesi meşakkatli ve zorlu bir sürecin sonunda hakkını koruyabilmiştir.

İDARECE ARANAN ÖZEL ŞART BİLİMSEL KALİTEYİ ARTTIRMAYA YÖNELİK OBJEKTİF NİTELİKTE BİR ŞART OLMALIDIR

Mevzuat uyarınca yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrolarına yapılacak atamalarda 2547 sayılı Kanun’da belirtilen koşulların dışında, anılan kadrolara yapılacak atamalar için belirlenen ve yasada yer almayan genel ve objektif nitelikteki ek kriterler için Yükseköğretim Kurulu’nun onayının alınması zorunluyken üniversiteler tarafından ilan edilen bir kadro için, ihtiyaç ve hizmet gerekleri göz önünde bulundurularak getirilen özel ve ilan edilen kadroya özgü, spesifik koşulların Yükseköğretim Kurulu’nun onayına tabi olmadığı kabul edilmekteyse de üniversitelerin, akademik kadrolara yapacakları atamalarda aranacak genel şartlar yanında istenen özel şartların özellikle bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, objektif ve denetlenebilir nitelikte olmak şartıyla belirlenmesi gerekmektedir.

Mahkeme tarafından, idarece aranan özel şartın bilimsel kaliteyi arttırmaya yönelik olup olmadığı hususunun araştırılması, objektif nitelikte olup olmadığının denetlenerek ortaya konulması, gerekirse tekrar bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle davacının durumunun incelenmesi gerekirken söz konusu araştırma ve incelemeler yapılmadan verilen kararda eksik inceleme olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklamalarımızdan ve emsal kararlardan anlaşılacağı üzere doktor öğretim üyesi, doçent ve profesör kadrolarına atanma işlemleri; usulüne uygun ilan yapılıp yapılmadığı, kişiyi tarif eder nitelikte özel koşul belirlenip belirlenmediği, belirlenen özel koşulların objektif ve denetlenebilir nitelikte koşullar olup olmadığı, sözlü sınav jürilerinin usulüne uygun oluşturulup oluşturulmadığı, sözlü sınavın denetlenebilirliğini sağlamak için gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığı gibi birçok noktada hukuka aykırılıklar ile karşılaşılabilmekte; ayrıca adaylar arasında yapılacak değerlendirmenin ilgili alana ilişkin spesifik bilgi gerektirdiğinden defalarca kez bilirkişi raporu alınmasına ihtiyaç duyulabilmektedir.

MEŞAKKATLİ VE ZORLU BU SÜREÇLERDE HUKUKİ YARDIM ALINMASI HAK KAYBINA UĞRANILMAMASI VE MEŞRU BEKLENTİLERİNİZİN EN YÜKSEK SEVİYEDE KORUNABİLMESİ İÇİN OLDUKÇA ÖNEMLİDİR.

İdari yargılamaya ilişkin esas ve sair kanunlara son derece hakim olan tecrübeli ve uzman kadromuz ile idare hukukuna ilişkin işlem ve davalarda müvekkillerimize hizmet vermekteyiz. İdare hukuku alanında hizmet verdiğimiz başlıca çalışma alanlarımız:

İptal Davaları

Tam Yargı Davaları

İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar tam yargı davalarıdır. Tam yargı davaları ile idarenin işlem veya eyleminden kaynaklanan zararın tazmini talep edilmektedir. Zarar ise idarenin bir işleminden, eyleminden veya sözleşmesinden kaynaklanabilir. Aynı zamanda idarenin eylemsizliği de bu zarara yol açabilmektedir.

İdari bir işlem neticesinde zarara uğradığını iddia eden ilgili idari bir dava açmadan önce idarenin bu işleminin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılmasını bu işlemi yapmış olan makamın üst makamından üst makam yoksa da işlemi yapmış olan makamdan idari dava açma süresi olan 30 ve 60 günlük süreler içerisinde isteyebilir. Bu yöndeki başvuru ise idari işlemin ilgiliye tebliği ile başlayan idari dava açma süresini durduracaktır.

İdari başvuruya 60 gün içinde cevap verilmemesi durumunda talep reddedilmiş sayılacaktır. Talebin reddedilmiş sayılması durumunda yahut açık bir şekilde reddedildiği takdirde ise dava açma süresi yeniden başlayacaktır.

 

WhatsApp Canlı Destek