Sel&Er Hukuk Bürosu, müvekkillerinin insan kaynakları ve ilgili diğer birimleri ile iş birliği içinde çalışarak, istihdam sürecinin başından, iş akdinin sona ermesi ve akabinde işçilik alacaklarından doğan uyuşmazlıklarının takibi süreçlerinde hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu kapsamda, işçilerin özlük dosyalarının ve istihdam prosedürlerinin mevzuata ve uygulamaya uygunluğunun sağlanması, şirket çalışanlarının bu hususta bilgilendirilmesi ve iş hukukundan doğan uyuşmazlıklarda müvekkillerinin temsilini sağlayan Sel&Er Hukuk Bürosu, iş hukuku mevzuatı ve uygulamasında meydana gelen değişiklik ve gelişmelere ilişkin olarak müvekkillerini düzenli olarak bilgilendirmeye devam etmektedir
Ayrıca holding, grup şirketleri ve ticaret şirketlerinin işveren sıfatı kapsamında ihtiyaç duydukları tüm hukuki alt yapı ve hukuki takip süreçlerini gerçekleştirmektedir.Bu doğrultuda iş sözleşmelerinin hazırlanması, iş yeri yönetmeliklerinin düzenlenmesi, mevcut sözleşme, yönetmelik ve yönergelerin denetimi ve iş hukukuna ilişkin tüm uyuşmazlıklarda çözüm yolları geliştirilmesi için son derece kapsamlı hukuki danışmanlık ve takip hizmetleri vermektedir.
Büromuzun iş hukuku alanında hukuki sürecini takip ettiği bazı davalar:
“Uyuşmazlık; sürekli iş göremezlik oranının %10 altında bulunduğu durumlarda maddi zararının bulunup bulunmadığına ilişkindir. Mahkemece % 10 altında sürekli iş göremezlik bulunması sebebiyle maddi zararın bulunmadığı kabul edilmiş ise de varılan bu sonuç hatalıdır. Gerçekten davanın niteliği gereği Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gelir bağlanması durumunda, mükerrer ödemeye ve sebepsiz zenginleşmeye yol açılmaması bakımından Kurumca bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin rücu edilebilir bölümünün tazminattan indirilmesi gerektiği Dairemizin yerleşmiş uygulamalarındandır. Öte yandan iş kazası sonucu Kurumun sürekli iş göremezlik geliri bağlaması için 5510 Sayılı Kanun’un 19/1 maddesi gereğince sürekli iş göremezlik oranının en az % 10 olarak tespiti gerekir. İş göremezlik oranının % 10 altında olması maddi zararın bulunmadığının değil, kazalıya Sosyal Güvenlik kurum tarafından sürekli iş göremezlik geliri bağlanmadığını, giderek indirimi gerekli bir peşin sermaye değerinin bulunmadığını gösterir. Öte yandan gerek Borçlar Kanunun 46. ve gerekse Türk Borçlar Kanunun 54. maddelerinde açıklandığı üzere “Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar” bedensel zarar içerisinde sayılmıştır. Hal böyle olunca ve özellikle davacının iş kazası sonucu bedensel zarara uğradığının açık bulunması karşısında, % 10 sürekli iş göremezlik oranının Sosyal Güvenlik Kurumu’nun gelir bağlamasında bir ölçü olduğu göz ardı edilerek davacının maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi hatalı olmuştur.”
“Somut uyuşmazlıkta; dava dilekçesinde davacının işten haksız olarak çıkarıldığı, feshin gerçek nedeninin davacının hamileliği olduğu ve bu nedenle ayrımcılığa uğradığı iddia edilerek 4857 Sayılı Kanun’un 5. maddesinde belirtilen eşitlik ilkesine aykırılık tazminatına hükmedilmesi talep edilmiştir.Dosya içeriği ve mail yazışmalarına göre, davacı işçinin iş yerinde olumsuzluklara neden olan bir çalışmasının bulunmadığı, aksine yaptığı çalışmaların yöneticisi tarafından takdir edildiği, davacının 04.07.2014 tarihli hastane yazısı ile hamileliğini davalı işverenliğe bildirdiği, ardından davacının yöneticisi tarafından iş yeri insan kaynakları müdürlüğüne yazılan 05.07.2014 tarihli yazıda, davacıdan verim alınamadığı gerekçesiyle kendisiyle çalışmak istenmediğinin bildirildiği, bunun üzerine işverence iş sözleşmesinin 07.07.2014 tarihinde feshedildiği anlaşılmaktadır.Dosyadaki mevcut delil durumuna göre davacının hamileliği nedeniyle ayrımcılık yapılarak iş sözleşmesinin feshedildiği anlaşılmakta olup, ayrımcılık tazminatının koşulları oluşmuştur. Davalı işveren ise 4857 Sayılı kanunun 5. maddesinin son fıkrasına göre bir ihlalin mevcut olmadığını kanıtlayamamıştır. Mahkemece davacının çalışma süresi de dikkate alınarak, anlan yasanın 5. maddesi kapsamında ayrımcılık tazminatına hükmedilmesi gerekirken tazminat talebinin reddine karar verilmesi hatalıdır.”
“Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafından davalılar arasındaki ilişkinin muvazaaya dayandığı iddia edilmediği gibi davalılar arasındaki ilişkinin asıl-alt işveren ilişkisi olduğu belirtilmesine ve mahkemece de davalılar arasındaki ilişkinin asıl-alt işveren ilişkisi kabul edilmesine göre davalı şirketin asıl sorumluluğu bulunanın davalı idare olduğu yönündeki savunmasına itibar edilemez. Zira kimse kendi muvazaasına dayanarak hak elde edemez. Dolayısıyla davalılar arasındaki ilişki asıl-alt işveren ilişkisi bulunduğu ve davacının iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiği de dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Mahkemece feshin geçersizliğine ve davacının alt işveren iş yerine işe iadesine karar verilmesi gerekir. Ancak asıl işverenin, alt işverenin işçilerine karşı o iş yeri ile ilgili olarak bu kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerden alt işverenle birlikte sorumlu olacağı kuralı dikkate alınarak işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücretinden birlikte sorumlu tutulmaları gerekirken yazılı şekilde infazda tereddüde neden olacak biçimde karar verilmesi hatalı bulunmuştur.”
“Somut olayda, davacı işçi, 21.3.2007-22.8.2012 tarihleri arasında, en son, uzman (baş proje direktörü) ünvanıyla çalışmış, iş sözleşmesi mobing uygulandığı iddiasıyla işçi tarafından feshedilmiştir.
Davacı işçinin, işverenliğin 1.8.2011 olur tarihli yazısıyla, İstanbul ilinin turizm ve ekonomik açıdan önem arz etmesi, işverenin ekonomik gelişmeleri takip ve yatırım imkanlarını yakından izleme görevinin bulunması ve ajans faaliyetlerinin etkin ve verimli şekilde yürütülmesi gerektiği hususları açıklanarak, Ankara ilinden İstanbul ilindeki irtibat ofisine, 1.9.2011 tarihinden itibaren görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Bahsi geçen görevlendirmenin geçici yapıldığına ilişkin, görevlendirme yazısında herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Fesih tarihine kadar çalışmanın, İstanbul ilinde devam ettiği de sabittir.
Davacı, gerek yeni görev yerinde kendisine iş verilmemesi, gerekse de eşinin Ankara’da çalışması ve çocuğunun Ankarada eğitim görmesi sebepleriyle aile birliğinin zedelendiğini ileri sürerek, görevlendirmenin kaldırılmasını talep etmiş ise de, işverenlik cevabında, davacının uzmanlığına ve çalışmalarına İstanbul iş yerinde ihtiyaç duyulduğu gerekçesi belirtilerek, görevlendirmenin kaldırılması talebi reddedilmiştir.
Davacı işçinin nitelikli ve mesleğinde tecrübeli bir çalışan olduğu sabittir. Dosya kapsamındaki delillerin birlikte değerlendirilmesi neticesinde, işçi uzmanlığına ve İstanbul iş yerinin önemine vurgu yapılarak, işçinin Ankara’dan, İstanbul’a süresiz görevlendirildiği, ancak yeni görev yerinde, tecrübesine ve iş yerindeki pozisyonuna uygun şekilde görev verilmeyerek pasifize edildiği, iş yerinde işe yaramayan personel algısının oluşturulduğu ve bu suretle davacı işçiye, kendi isteğiyle işten ayrılmasını sağlamak amacıyla mobing uygulanmış olduğu anlaşılmaktadır. Mobinge maruz kalan davacı işçi, iş sözleşmesini feshetmiştir. Bu halde, işçinin kıdem tazminatına hak kazandığı sabittir. İhbar tazminatı talebine gelince, her ne kadar fesih işçi tarafından yapılmış ise de, işverenin uyguladığı mobing sonucu işçinin iradesinin feshe yönlendirildiği sabit olduğundan, ihbar tazminatına da hak kazanılmıştır. Mahkemenin, mobing şartlarının oluşmadığına yönelik gerekçesi isabetsiz ise de, kıdem ve ihbar tazminatı alacaklarının hüküm altına alınması, sonuç itibariyle doğru görülmüştür.
Manevi tazminat alacağı bakımından, şartlar oluştuğundan, takdir edilecek uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, talebin reddi hatalıdır. Maddi tazminat alacağı talebi yönünden ise, maddi zararın varlığına ve miktarına dair sunulan deliller değerlendirilmeli ve neticeye göre maddi bir zarar bulunduğunun belirlenmesi halinde hüküm altına alınmalıdır.”
Sözlük anlamı olarak marka, görülebilir işaret veya bırakılan iz anlamına gelir. Ticaret alanında kullanımında ise ayırt edici herhangi bir işaret veya sembol manasına gelmektedir. Markanın hukuki tanımı ise Sınai Mülkiyet Kanunu madde 4’te yapılmıştır. Anılan hükme göre marka ‘’ bir teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüslerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar, sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her tür işaret’’ anlamına gelmektedir.
Bu tanımdan yola çıkılarak marka olabilecek bir sembolde bulunması gereken unsurlar şu şekilde sıralanabilir:
-Bir işaret bulunmalıdır
-İşaret markanın konusunu açık ve net şekilde göstermeli ve sicilde gösterilebilir olmalıdır
-Seçilen işaretin markayı diğerlerinden ayırt edebilecek nitelikte olması gerekir
Markanın korunması ihtiyacının altında yatan sebep tüketiciye mal ve hizmetin vasıfları hakkında bilgi sağlayarak ticari hayatı canlandırması ve kamuya hizmet etmesidir. SMK m.7/1 hükmünde belirtildiği üzere SMK kapsamında korunacak markalar ancak ve ancak tescilli markalardır. Tescilsiz markalar Türk Ticaret Kanunu m.56 vd. maddelerinde düzenlenen haksız rekabet hükümlerine göre korunur. Ayrıca ülkesellik prensibi gereğince markalar ancak tescilli olduğu ülke sınırları içerisinde korunurlar. Yargıtay’ın da bunu tasdik edici kararları bulunmaktadır. Marka tescili on yıllık süre için koruma sağlar ( SMK m.23/1) On yıllık sürenin dolmasının ardından yenileme talebi yapılmalıdır.
Marka hükümsüzlüğü davası, tescilli bir markanın SMK’da düzenlenen şartların somut olayda meydana gelmesi sebebiyle markanın hükümsüzlüğünün talep edildiği davadır. Marka hükümsüzlüğü davaları, eda davası niteliği taşır. Bu dava tescilli markanın korunmasına hizmet eden bir kurumdur. Marka hukuku alanında hükümsüzlük gerekli koşulları sağlayamaması nedeniyle markanın sona ermesidir. Marka tescilinin hükümsüz kılınmasıyla marka hakkı tamamen sona erer. Markanın hükümsüzlüğü SMK’nın 25.maddesinde düzenlenmektedir. SMK m.25/1 hükmü markanın hükümsüzlüğünün talep edilebilmesi için aynı kanunun mutlak ve nispi ret nedenlerini düzenleyen 5. Ve 6.maddelerindeki durumlardan birinin mevcut olması gerektiğini şart koşmaktadır.
-Kimler Bu Davayı Açabilir ve Bu Dava Kimlere Karşı Açılabilir
SMK m.25/2 hükmünce ‘’Menfaati olanlar, Cumhuriyet savcıları veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları markanın hükümsüzlüğünü mahkemeden isteyebilir.’’ Menfaati olan kendi markalarına karşı bir tecavüz eylemi gerçekleştirilmiş olan kimselerdir. Hükümsüzlük davası dava tarihinde sicilde marka sahibi olarak kayıtlı kişilere veya hukuki haleflerine karşı açılır ( SMK m.25/3). Bu durumda uygulamada karşımıza çıktığı üzere marka hükümsüzlük davası bir kişinin marka hakkına karşı tecavüz eylemi gerçekleştirmiş olan tescilli marka hakkı sahibine karşı açılır.
-Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre
Sınai Mülkiyet Kanunu’nda hükümsüzlük davaları için herhangi bir zamanaşımı süresi belirlenmiş değildir. Ancak nispi ret sebepleriyle açılan marka hükümsüzlüğü davalarında beş yıllık hak düşürücü süre olduğu kabul edilmiştir. Buna göre SMK m.25/6’da düzenlenmiş olan ve doktrinde ‘’sessiz kalma sebebiyle hak kaybı’’ olarak adlandırılmış bu duruma göre bir marka hakkı sahibi marka hakkına tecavüz şeklinde eylemin oluştuğunu bildiği veya bilmesi gerektiği halde beş yıl boyunca buna itiraz etmezse marka hükümsüzlüğü davasını daha sonraki süreçte açamaz. Bu durum TMK m.2 dürüstlük kuralının bir sonucu olarak karşımıza çıkar. SMK m.25/6’da düzenlendiği üzere sessiz kalma haliyle hal kaybı durumunun oluşabilmesi için şu şartlar gerçekleşmelidir:
-Sonraki tarihli bir markanın bulunması
-Önceki tarihli markanın sahibinin markanın kullanıldığını bilmesi ya da bilebilecek durumda olması
-Marka sahibinin bu kullanıma beş yıl ve daha uzun süreyle sessiz kalması
Bu şartlar gerçekleştiği takdirde kendisine hükümsüzlük davası açılan sonraki tarihli marka hakkı sahibi önceki tarihli marka hakkı sahibinin sessiz kalma sebebiyle hak kaybı durumu oluştuğunu, markasının hükümsüzlüğünün talep edilemeyeceği ileri sürebilir. Yargıtay içtihatları doğrultusunda bu durum bir itiraz sebebi olarak kabul edilmektedir.
Ancak mutlak ret sebepleriyle açılan hükümsüzlük davalarında, doktrinde kabul görmüş olduğu üzere, bu beş yıllık hak düşürücü süre uygulanmamalı ve bu sebeplerle açılacak hükümsüzlük davalarında süre konusunda genel hükümlere başvurulmalıdır. Çünkü mutlak ret sebepleri kamunun menfaatini korumak için düzenlenmiştir ve bunlar açısından bir hak düşürücü süre uygulanmamalıdır. Zira Yargıtay’ın da bu yaklaşımı benimsediği görülmektedir.
-Marka Hükümsüzlüğü Davasında Kullanmama Def’i
SMK m. 25/f. 7 hükmüne göre m.6 /f. 1 uyarınca açılan davalarda davacının markasını kullanmadığı def’i olarak ileri sürülebilmektedir. Davalının kullanmama def’i ileri sürmesi karşısında davacının markasını kullandığını ispatlaması gerekmektedir. Davacı hükümsüzlük davası açıldığı tarih itibarıyla en az 5 yıldır tescilli olan markasını ciddi bir biçimde kullandığını veya kullanmıyorsa kullanmamasına ilişkin haklı sebeplerini delilleriyle ispatlaması gerekir.
Markanın hükümsüzlüğü SMK’nın 25.maddesinde düzenlenmektedir. SMK m.25/1 hükmü markanın hükümsüzlüğünün talep edilebilmesi için aynı kanunun mutlak ve nispi ret nedenlerini düzenleyen 5. Ve 6.maddelerindeki durumlardan birinin mevcut olması gerektiğini şart koşmaktadır. Kural olarak marka başvurusunda bulunacak kişiler marka olarak seçeceği işareti serbestçe kararlaştırma hakkına sahiptir ancak bu serbestliğin de sınırları bulunmaktadır. Bu sınırlar SMK tarafından mutlak ve nispi ret sebepleri olarak belirlenmiştir. Bu ret sebeplerinden biri somut olayda gerçekleştiği halde marka yine de tescil edilmişse, ilgililer veya menfaati bulunanlar marka hükümsüzlüğü davası açabilir.
1.Nispi Ret Sebepleriyle Hükümsüzlük
Öncelikle şu belirtilmelidir ki nispi ret nedenleri ilgilisi tarafından yeri geldiğinde Türk Patent ve Marka Kurumu’na, yeri geldiğinde ise mahkemeye karşı ileri sürülecek nedenlerdir ve bu sebepler re’sen dikkate alınamazlar. Bu sebepler SMK’nın 6.maddesinde düzenlenmiştir.
a.Kötü niyet
Sınai Mülkiyet Kanunu’nda nispi ret sebeplerinden biri olarak sayılan kötüniyet madde 6/9’da: ‘’ Kötü niyetle yapılan marka başvuruları itiraz üzerine reddolunur.’’ İfadesiyle düzenlenmiştir. Kötü niyetin belirlenmesinde marka sahibinin davranış biçimi, markanın tanınmışlık derecesi ve marka sahibinin markanın üçüncü bir kişiye aidiyetini bilebilecek durumda olup olmadığı durumları değerlendirilmelidir. Buna göre sonraki başvuru sahibinin ticari ekonomik girişimlerinin kapsamı, başvurduğu mal ve hizmet sınıfı, önceki markayı nasıl öğrendiği, taraflar arasındaki ticari ilişki ve işaretle başvurulan mal ve hizmetin ayniyeti durumları birlikte değerlendirilmelidir.
b.Benzer Markaların Hükümsüzlüğü Davası
Uygulamada en sık karşılaşılan hükümsüzlük davası benzerlik nedeniyle açılan davalardır. SMK m.5/1-ç hükmünde ‘’ Aynı veya aynı türdeki mal veya hizmetlerle ilgili olarak tescil edilmiş ya da daha önceki tarihte tescil başvurusu yapılmış marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer işaretler’’ ifadeleri kullanılarak iltibas ve bağlantı kurmaya dair nispi ret nedeni düzenlenmiştir. İltibas birbirine çok benzeyen iki şeyin karıştırılması anlamına gelmektedir. Marka hukuku doktrininde bu duruma karıştırılma ihtimali de denilmektedir. Ancak karıştırılma ve iltibas kavramları teknik olarak birbirini karşılamamaktadır. İltibasta tüketici ürünü piyasaya süren süjenin aynı olduğu yönünde bir yanılgıya kapılmaktadır, karıştırılma ise iki marka arasında bulunan basit benzerlikleri ifade eder.
c.Tanınmışlık Nedeniyle Hükümsüzlük
Bizim hukuk sistemimizde kabul edildiği üzere markalar sınıf esasına dayalı olarak tescillenir ve korunur. Ancak bu koruma her durumda yeterli olmamaktadır. Uygulamada karşımıza çıktığı üzere üçüncü kişiler, belirli bir alanda tanınmış marka ismini başka bir mal ve hizmet sınıfında kullanarak haksız kazanç elde etmektedirler. Dikkat edilmesi gereken durum farklı sınıfsal kullanımın mevcut olmasıdır. Bu şekilde tanınmış markaya yanaşma durumu doktrinde sulandırma veya itibarı tahrip olarak adlandırılır. SMK m.6/5’te ‘’ Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.’’ Hükmüyle de tanınmışlık nedeniyle koruma yasal olarak düzenlenmiş ve bu durum bir nispi ret sebebi olarak kabul edilmiştir.
d.Önceye Dayalı Haklar Nedeniyle Hükümsüzlük
SMK m.6/3 ve m.6/6’da düzenlenmiş olan bu hükümsüzlük sebebi tescilsiz bir markayı korumaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken burada tescilsiz marka herkesten önce kullanılmış, kullanan tarafından üstün bir hak elde edilmiştir. Bu durumda bu marka veya işaretin aynısının üçüncü bir kişi tarafından aynı mal ve hizmet için tescil edilmek istenmesi itiraz sebebi olarak düzenlenmiştir. SMK m. 6/3 ‘’ Başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine, marka başvurusu reddedilir.’’ Hükmünden anlaşılacağı üzere tescilsiz markanın sahibi markasının belirli bir tanınmışlığa ulaştığı gerekçesiyle önceye dayalı hak elde ettiğini kanıtlamak zorundadır. Ayrıca kullanım aynı mal ve hizmet sınıfında bulunmalıdır. SMK m.6/6 hükmünde ise ‘’ Tescil başvurusu yapılan markanın başkasına ait kişi ismini, ticaret unvanını, fotoğrafını, telif hakkını veya herhangi bir fikri mülkiyet hakkını içermesi hâlinde hak sahibinin itirazı üzerine başvuru reddedilir.’’ Düzenlemesiyle üçüncü kişilerin ticari işlerinde kullandıkları ayırt işaretlerinin marka olarak tescil edilmesi önlenmeye çalışılmıştır.
SMK m.6/4’te ‘’ Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvuruları, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedilir.’’ Hükmüyle tanınmış markalar marka ihlali tehlikesine karşı koruma altına alınmıştır.
SMK m.6/2 markanın ticari vekil tarafından izinsiz kendi adına tescillenmesinin nispi ret nedeni olduğunu düzenlemiştir. Uygulamada ticari vekil kavramı geniş yorumlanır. Bu kapsamda marka sahibinin ticari iş yürüttüğü, sözleşme yaptığı kişi ticari vekil olarak değerlendirilip adına tescil etmek istediği marka nispi ret sebebine çarpabilir. Uygulamada karşımıza çıktığı üzere ticari vekiller, sözleşme boşluğundan yararlanıp veya sözleşmeye aykırı olarak markanın kendi adlarına tescilini talep etmek gibi bir davranışa girişebilmektedirler. Bu durumda marka hakkının sahibine hükümsüzlük davası açma hakkı verilmiştir.
g.Ortak ve Garanti Markalarının Süre Sonunda Üçüncü Kişilerce Tesciline Karşı Hükümsüzlük Davası
SMK m.6/7 hükmünce ortak markanın veya garanti markasının yenilenmeme sebebiyle koruma süresinin sona ermesinden itibaren üç yıl içinde yapılan, ortak marka veya garanti markasıyla aynı veya benzer olan ve aynı veya benzer mal veya hizmetleri içeren marka başvurusu, önceki hak sahibinin itirazı üzerine reddedilir. Bu sayede eski marka sahibi korunmaktadır.
Marka tescili on yıllık süre için koruma sağlamaktadır. Süresinde markasını yenilemeyen marka sahibine SMK’da bir hak daha verilmiştir. Buna göre m.6/8 hükmünde ‘’ Tescilli markanın yenilenmeme sebebiyle koruma süresinin sona ermesinden itibaren iki yıl içinde yapılan, bu markayla aynı veya benzer olan ve aynı veya benzer mal veya hizmetleri içeren marka başvurusu, önceki marka sahibinin itirazı üzerine bu iki yıllık süre içinde markanın kullanılmış olması şartıyla reddedilir.’’ İfadesinden anlaşılacağı üzere süresi bittiği halde markasına yenileme başvurusu yapmayan hak sahibi iki yıllık bir süre için daha markasını ihlal teşkil eden eylemlere karşı koruyabilmektedir
2.Mutlak Ret Nedenleriyle Hükümsüzlük
Mutlak red nedenleri marka başvurusu sırasında Türk Patent Enstitüsü tarafından re’sen dikkate alınan, sınırlı sayıda olan, kamunun genel menfaatini koruyan herkes tarafından ileri sürülebilen ve marka başvurusu sırasında var olmaları halinde başvurunun kısmen veya tamamen reddedilmesine sebep olan nedenler olarak tanımlanabilir. Mutlak red sebepleri SMK m.5’te sayılmıştır. Bu sayılan hellerin mevcut olması halinde SMK m.25/1 hükmü gereğince markanın hükümsüzlüğüne karar verilecektir.
a.Marka Olamayacak İşaretlerin ve Tanımlayıcı Markaların Hükümsüzlüğü Davası
SMK m.4’te marka olabilecek işaretler açıklanmıştır. Buna göre marka, bir teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüslerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar, sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her tür işaretten oluşabilir. Aksi halde m.5/1-a hükmü gereği marka başvurusu mutlak red sebebi varlığından reddedilir. Bu maddedeki şartları taşımayan markanın tescil edilmesi durumunda markanın hükümsüzlüğü talep edilebilecektir.
SMK m.5/1-ç hükmü mutlak ret sebebi olarak yoğun benzerlik halini şart koşmuştur. Bu hükme göre aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer markaların aynı mal ve hizmet için kullanılması mutlak ret engeline takılır. Bu şekilde tescillenmiş markanın da hükümsüzlüğü gündeme gelecektir. Bu hüküm ile nispi ret sebebi olarak sayılan m.6/1 hükmünü ayırmak güçtür. Her iki hüküm de aynılıktan söz etmektedir. Yargıtay ise bu konuya sübjektif olarak yaklaşmakta ve m.5/1-ç sebebiyle hükümsüzlük kararı verebilmek için markalar arasındaki benzerliğin hiçbir araştırmaya gerek olmaksızın apaçık ortada olması gerektiğine içtihat etmiştir.
c.Ticaret ve Meslekte Yaygın Kullanılan İşaretler Hakkında Hükümsüzlük Davası
SMK m.5/1-d hükmü ticaret alanında herkes tarafından kullanılan veya belirli bir meslek, sanat veya ticaret grubuna mensup olanları ayırt etmeye yarayan işaret veya adlandırmaları münhasıran ya da esas unsur olarak içeren işaretlerin marka olarak tescilinin mutlak ret sebebi olduğunu düzenler. Bu şekilde tescil edilen markalar da hükümsüz kılınma tehlikesiyle karşılaşır. Bu halde bir mesleği ayırt eden işaretler marka olarak tescil edilememelidir. Örneğin BORSA, KAMBİYO, SARRAF gibi ibarelerin marka olarak tescil edilmesi uygun değildir.
d.Yanıltıcı Markaların Hükümsüzlüğü Davası
Markanın, mal ve hizmet hakkında yanıltıcı bilgi vermesi hükümsüz kılınmasına sebep olabilecek bir durumdur. Rekabet edenlerin ürünleri hakkında yanıltıcı bilgiler vermesi, bu sayede de rakiplerine karşı avantaj elde etmesi haksız rekabet durumunu gündeme getirir. Örneğin TSE standartlarına uygun olmadığı, TSE markalarını kullanma izni alınmadığı halde ilanlarda TSE damgasını kullanmak halkı yanıltıcı etki doğuracağından bu markanın hükümsüzlüğü talep edilebilecektir. Ayrıca bu eylem bir marka tecavüzü suçlamasını da beraberinde getirebilir.
e.Mala Asli Değerini Veren veya Malın Doğasını Gösteren İşaret ve Şekillerin Hükümsüzlüğü
SMK m.5/1-e hükmünde düzenlendiği üzere malın doğası gereği ortaya çıkan şeklini ya da başka bir özelliğini veya teknik bir sonucu elde etmek için zorunlu olan veya mala asli değerini veren şeklî ya da başka bir özelliğini münhasıran içeren işaretler hükümsüzlüğe konu olabilecektir.
f.Kamu Düzenine Aykırılık, Dini Değerler, Semboller ve Genel Ahlaka Aykırı Markaların Hükümsüzlüğü
SMK m.5/1 h ve ı bentlerinde düzenlendiği üzere dinî değerleri veya sembolleri içeren işaretler ve kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı işaretler marka olarak tescil edilemez. Bu tarz ibarelerin yer aldığı marka adı hükümsüzdür.
g.Paris Sözleşmesi’ne Aykırılık Sebebiyle Markanın Hükümsüzlüğü
SMK m.5/1 g ve ğ bentlerine göre Paris Sözleşmesinin 2 nci mükerrer 6 ncı maddesine göre reddedilecek işaretler veParis Sözleşmesinin 2 nci mükerrer 6 ncı maddesi kapsamı dışında kalan ancak kamuyu ilgilendiren, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş diğer işaretler ile yetkili mercilerce tescil izni verilmemiş olan armaları, nişanları veya adlandırmaları içeren işaretler marka tesciline konu edilemezler. Paris Sözleşmesi 2.mükerrer 6.madde bayraklar, semboller, flamalar, armalar ve mühür işaretlerinin marka olarak kullanılamayacağını hüküm altına almaktadır.
h.Tescilli Coğrafi İşaret Barındıran Markanın Hükümsüzlüğü
SMK açıkça tescilli coğrafi işaretten ibaret veya onu içeren işaretlerin mutlak redde takılacağını öngörmüştür.
Hükümsüzlük davalarında görevli mahkeme Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi ve Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesidir ancak SMK m.156’da belirtildiği üzere ihtisas mahkemesi yoksa bu davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. ( SMK m.156/1). Yetki konusunda ise üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesidir ( SMK m.156/3). Davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde ise yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihte sicilde kayıtlı vekilin işyerinin bulunduğu yerdeki ve eğer vekillik kaydı silinmişse Türk Patent ve Marka Kurumu’nun merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemedir ( SMK m.156/4) Ancak Türk Patent ve Marka Kurumu’nun SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalarda ve Kurumun kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin Kurum aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesidir.
Hükümsüzlük kararları geçmişe etkili olarak sonuç doğurur, karar kesinleştiğinde hükümsüz kılınan marka başvuru tarihinden itibaren geçersiz kabul edilir ve SMK bu markaya hiç koruma vermemiş sayılır ( SMK m.27/1). Ancak SMK m.27/3 hükmü gereği marka sahibinin ağır ihmal ve kötü niyetle hareket etmesi durumunda verilen hükümsüzlük kararı şu iki durumu etkilemez: Karardan önce, markanın sağladığı haklara tecavüz nedeniyle açılan davada verilen kesinleşmiş ve uygulanmış kararlar ve karardan önce kurulmuş ve uygulanmış sözleşmeler.
Hükümsüzlük kararı kesinleştiğinde mahkeme tarafından karar Enstitüye re’sen gönderilir, sicilden terkin edilerek durum Bültende yayımlanır. 6769 sayılı Kanun’un 162. maddesi gereği hükümsüzlük talepli davalarda karar kesinleşmedikçe icra olunamaz.
Sağlık hukuku, güncel uygulamada karşımıza en çok malpraktis davaları olarak çıkmaktadır.
Malpraktis, kelime anlamı olarak “kötü, hatalı uygulama” anlamına gelmekte olup, uygulamada; bir meslek mensubunun, mesleğini uyguladığı esnada ortaya çıkan hatalı, kusurlu hareketleri olarak kullanılır. “Tıbbi Malpraktis” kavramı ise; tıp mesleği mensuplarının hatalı, kusurlu hareketleri sonucu ortaya çıkar. Dünya Tabipler Birliği malpraktisi; “Hekimin tedavi sırasında standart güncel uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar’’ şeklinde tanımlamaktadır.
Her ne kadar Dünya Tabipler Birliği malpraktis kavramını bu şelilde açıklamışsa da; tıbbi uygulamada hatalar yalnızca hekim kaynaklı olmayıp hekim ile birlikte hizmetleri sunan hemşire ve ilgili yasaya göre hastaya müdahale yetkisi bulunan fizyoterapist, psikolog ve diyetisyen gibi sağlık personelinin, öneri ve/veya uygulamaları sonucu, hastalığınn normal seyrinin dışına çıkarak, iyileşmesinin gecikmesinden hastanın ölümüne kadar geniş bir yelpazedeki hataların tamamını içermektedir.
Tıp mesleği mensubunun bir hastaya nasıl davranması gerektiği, bu konuda kendisinden ne beklendiği, neleri yapması, neleri yapmaması gerektiği; ulusal ve uluslar arası tıbbi etik ve deontolojik kurallar, sözleşmeler, bildirgeler, yasalar, yönetmelikler gibi yazılı metinler yanında; genel ahlak kuralları, örfler, adetler ve ananeler gibi yazılı olmayan kurallar ile de belirlenmiştir. Ancak bu konuda önemli belirleyicilerden biri; tıp mesleği mensubu ile hasta arasındaki varsayımsal sözleşmedir. Uygulamada bu sözleşmenin, hastanın bir sağlık kuruluşunun kapısından girdiği anda başladığı söylenebilir.
Bu sözleşme ile hekim; hastasının sağlığını korumak veya düzeltmek için elinden geleni yapacağına, ona özen, içten bağlılık ve sadakat göstereceğine, tüm bilgi ve becerisini onun yararına kullanacağına, sırlarını saklayacağına, kayıtlarını düzgün olarak tutacağına ve tedavisini sürdüreceğine dair garanti vermiş olur.
Bu sözleşme kapsamında hekimin yaptığı tıbbi müdahale ve girişimleri hukuka uygun hale getiren iki unsur vardır. Bunlardan birincisi; hekimin tıp sanatını uygulama hak ve yetkisine sahip olması, ikincisi ise; hastanın muayene için onamının, yapılacak her türlü diğer uygulama ve girişim için ise aydınlatılmış onamının bulunmasıdır.
Malpraktis davaları da bu aşamada devreye girmekte, hekimin tedavide hak ve yetkisi bulunsa dahi pratikte karşımıza çok sık çıkan bir olgu olan, aydınlatılmış onam eksikliğinden kaynaklı süreç başlamaktadır.Süreçte:
Sel&Er Hukuk Bürosu olarak, sağlık hukuku alanında uzman ekibimiz öncelikle yaşama hakkınızı savunmak için insan hayatının her şeyden daha değerli ve üstün olduğu desturu ile hareket etmekte, tıbbi malpraktis nedeniyle zarara uğrayan hasta ve hasta yakınlarının, tüm hukuki sürecini büyük bir titizlik ile takip etmektedir.Uğranılan maddi-manevi zararların hem kusur sorumluluğu hem de kusursuz sorumluluk ilkelerine göre tazmini ile kusuru bulunan sağlık personelinin ve yetkililerin TCK hükümlerine göre cezalandırılması için işletilecek hukuki süreçte adaletin sağlanması ve vicdanların bir nebze olsun rahatlaması için hukuk büromuz azami gayret içerisinde olacaktır.
Büromuz, sağlık hukuku alanında ayrıca aşağıda belirttiğimiz alanlarda da hukuki hizmet vermektedir.
“Her ne kadar, davalı idarece genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde yer olmaması sebebiyle hastanın genel cerrahi yoğun bakım ünitesine alınmadığı belirtilmekte ise de, anılan üniversite hastanesinde görevli doktor ifadesinde hastanın genel cerrahi servisine tedavisinin üstlenilmemesi sebebiyle alınmadığı, bir başka ifade de ise genel cerrahi bölümünün hastanın cerrahi yoğun bakıma devir alınmasını gerekli bulmadığının belirtildiği, hastanın genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde yer olmaması sebebiyle kabul edilmediğine dair ifadeye rastlanılmadığı görülmektedir.
Yukarıda anlatımı yapılan hususların birlikte değerlendirilmesinden; histerektomi operasyonundan sonra ortaya çıkan komplikasyonlarla mücadele esnasında yaşananların (genel cerrahi yoğun bakımında hastanın takip edilmesi gerekirken bir türlü anılan servise alınmaması, barsak delinmesinin tespitine yönelik yeterli tetkik yapılmaması) davalı idarece komplikasyonla mücadelede kendinden beklenen özeni göstermediği, hastanın ölümüyle sonuçlanan bu sürecin hasta yakınları üzerinde tahribat yarattığı, davacılarda, annelerinin tedavisinin gerektiği gibi yürütülmediği yönünde şüphe, endişe ve üzüntüye yol açtığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca, davacıların maruz kaldığı acı, elem ve üzüntünün hafifletilebilmesi amacıyla davacılar lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, manevi tazminat isteminin reddi yolunda verilen Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.”
“F.S’ye amniyosentez sıvısı alımı için girişimlerde bulunan sağlık personeli hakkında davalı idare tarafından gerçekleştirilen ön inceleme neticesi düzenlenen rapor üzerine verilen “Soruşturma İzni Verilmesi” kararında; F.S.nin eşi tarafından, eşine ilk seferde birden çok kez farklı boyutlardaki iğneler ile girişimde bulunulduğunun iddia edildiği, ilgili doktor tarafından ise tek iğne girişinin yapıldığının belirtildiği, 19.08.2010 tarihinde yapılan bu amniosentez işlemi hakkında herhangi bir kayıt ve belge bulunmadığı, işlemi gerçekleştiren Op.Dr. F. N.Ç. ile yapılan telefon görüşmesinde bunu doğruladığı ve nedenini bilmediğini belirttiği, dolayısıyla iğne giriş sayısı hakkında bir yorumun yapılamayacağı, 20.08.2010 tarihindeki girişimin başarıyla gerçekleştiği, literatürdeki genel eğilimin bir seansta en fazla iki girişim yapılması, ikisinin de başarısız olması durumunda 3-7 gün sonra yani intrauterin infeksiyon ( koniamnionit ) ve gebelik kaybı dışlandıktan sonra tekrar denemek olduğu, bahse konu olayda ilk seanstaki işleme ve sayısına dair kayıt tutulmaması, makul bir ara verilmeksizin tekrar ertesi gün girişimde bulunulması ile F. S.nin ölümü arasında nedensellik bağı bulunduğundan bahisle ilgili kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmiştir.
Tüm bu hususlar idarece sunulan sağlık hizmetinin kötü işletildiğini göstermekte olup, idarenin eylemi ile gerçekleşen ölüm arasında uygun illiyet bağının bulunduğu da dikkate alındığında, davacıların uğradıkları maddi ve manevi zararın tazmini gerekmektedir.”
“Dava konusu olayda, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporda en gelişmiş ülkelerde bile tüm önlemlere rağmen, yüksek ölüm riski bulunan bu enfeksiyonun görülebildiği, hastanede bulunulan süre içinde bu enfeksiyona maruz kalınabileceği, tanının konulmasıyla birlikte gerekli tedavinin hastaya zamanında yapıldığı, dolayısıyla hastane personeli ve hekimlere atfı kabil kusurun bulunmadığı belirtilmiş ise de yukarda açıklamasına yer verilen “tıbbi uygulama hatası-komplikasyon” ayrımına dair açıklamalar dikkate alındığında; oluşan durumun, hizmet kusuru kavramının niteliği dikkate alındığında komplikasyondan öte, davalı idareye ait hastanede hijyen şartları açısından gerekli dikkat ve özenin gösterilmemesi sonucu doğduğu anlaşılmaktadır.
Bu bağlamda, idare tarafından sunulan sağlık hizmetinin kusurlu işletildiği anlaşıldığından davanın reddi yolundaki Mahkeme kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.”
“Davacı, davalı doktorun yeni yöntem yerine tel montajıyla yapılan eski tedavi yöntemini seçerek hatalı tedavi yaptığını ve tellerin montajı sırasında damarları deldiğini,başka bir anlatımla Herbert vidası kullanılmayarak K teli kullanılmış olmasının ,ameliyat sonrası oluşan kanamanın bası yolu ile durdurulmuş olmasının gelişen kaynamama şeklindeki komlikasyonun oluşumuna katkısı olup olmadığı iddiası ile eldeki davayı açmıştır. Davacının delil olarak dayandığı E.. Hastanesinin 17.10.2009 tarihili epikriz raporunda belirtilen ameliyat sırasında pseudoanevrizma ve radial arterin yanalanmış bölgesinin diseke edilmiş, anevrizma ve yaralı arter segmentinin eskize edilerek ucuca onarım yapılmış olduğu nazara alınarak davalı doktorun hatalı ve eksik uygulaması olup olmadığı hükme esas alınan Adli tıp raporunda bu hususlar üzerinde hiç durulmamıştır.
Bu haliyle rapor inandırıcı ve tatminkar olmaktan uzaktır. Öyle olunca hükme esas alınan Adli Tıp 3.ihtisas kurulu raporuna itibar edilip, hüküm kurulmaz.
O halde mahkemece yapılacak iş; üniversitelerin ilgili anabilim dallarından ve özellikle ortopedi uzmanlarından seçilecek konusunda uzman bilirkişilerden oluşmuş bir kurul aracılığı ile dosyadaki hastahane de tutulmuş dosya ve kayıtlar taraf savunmaları tüm deliller birlikte değerlendirilerek, yapılması gerekenle yapılan müdahale ve tedavinin ne olduğu, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda doktor hatası olup olmadığını gösteren nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak ve böylece hasıl olacak sonuca uygun karar vermektir. Eksik inceleme ve mevcut delileri değerlendirmede yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”
“…davacının tedavi gören yerlerinin yanık içerisinde olduğunu, sonradan vücudunda kaldığını, bu sebeple polislik sınavına giremediğini, davacı tanığı N.. G..’ün beyanında; yanıkların olduğu gün davacının evinde olduklarını, tedaviden sonra yanıkların oluştuğunu, davacı tanığı …. beyanında; tedaviden geldiğinde yanıklar içerisinde olduğunu ifade ettikleri görülmüştür.
Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.
Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hal ve şartların bulunacağı da gözetilerek, takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü, kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hakimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.
O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.
Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.
Hal böyle olunca, davalıların uyguladığı hatalı lazer epilasyon işlemi sonucunda, davacı iş sahibinin istediği sonuca ulaşamadığı, vücudunda yanıklar meydana geldiği, çektiği sıkıntı ve ızdırap da dikkate alındığında, davacı lehine uygun oranda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.”
“…‘ın ölümünün trafik kazasına bağlı kaburga, kalça, kafatası, köprücük kemiği kırıkları ile birlikte iç organ yaralanması ve bunlara bağlı gelişen komplikasyon sonucu meydana geldiğine dair Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 17.02.2006 tarihli raporu; sanığın tıbbın gereklerini yapmaması sebebiyle kusurlu olduğuna ancak bu kusurlarının kaza ile …‘ın ölümü arasındaki illiyet bağını kesmediğine ilişkin Yüksek Sağlık Şurası kararı ve kırıkların tespit edilememesinin eksiklik olduğuna ancak kişide tespit edilen travmatik değişimlerin ağırlıkları ve kişinin yaşı da dikkate alındığında, zamanında tespit edilip uygun tedaviye başlanması durumunda dahi kurtulmasının kesin olmadığına dair Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 13.03.2013 tarihli raporu birlikte değerlendirildiğinde; sanığın davranışları ile meydana gelen ölüm neticesi arasında nedensellik bağının kesin olarak belirlenemediği, bu nedenle sanığın meydana gelen ölüm neticesinden sorumlu tutulamayacağı, bununla birlikte Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğinin 24. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gözetildiğinde sanığın, genel beden travmasına ve çoklu kemik kırıklarına maruz kalmış öleni stabilizasyonu sağlanıncaya kadar ve tıp çevrelerinde genel olarak kabul gördüğü şekilde yirmidört saat müşahede altında tutması veya başka bir sağlık kuruluşuna sevk etmesi gerekirken, beş saat sonunda taburcu ederek evine göndermesi suretiyle görevinin gereklerini yerine getirmekte ihmal gösterdiği, bu haliyle eyleminin TCK’nun 257/2. maddesinde düzenlenen görevi ihmal suçunu oluşturduğu ve bu suçtan mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği ….”
“davalılar, davacıya yapılan ameliyat sonucunda oluşabilecek olası komplikasyonların anlatıldığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış onam alındığına dair bir delil sunmamışlardır. Muvafakatname başlığı altında dosyaya sunulan belge, gerekli aydınlatmayı içermediği gibi, yalnızca rıza mahiyetindedir. Aydınlatılmış onamda ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Mahkemenin de kabulü bu şekildedir. Ancak, aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemiş oluşu, yapılan müdahaleyi hukuka aykırı hale getirdiğinden, davalıların manevi tazminat dışında maddi tazminattan da sorumlu olduklarının kabulü gerekir. O halde, mahkemece, açıklanan hususlar değerlendirilerek, davacı lehine maddi tazminata da hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Doktor öğretim üyeliğine atanabilmek için, doktora ile tıpta, diş hekimliğinde, eczacılıkta ve veteriner hekimlikte uzmanlık unvanını veya Üniversitelerarası Kurulun önerisi üzerine Yükseköğretim Kurulunca tespit edilen belli sanat dallarının birinde yeterlik kazanmış olmak gerekir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 4) .
Yükseköğretim kurumları, doktor öğretim üyesi kadrosuna atama için Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, OBJEKTİF VE DENETLENEBİLİR NİTELİKTE EK KOŞULLAR BELİRLEYEBİLİRLER. (2547 sayılı Kanun madde 23) .
Bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsündeki açık bulunan doktor öğretim üyesi kadroları, Resmî Gazete’de ve üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında rektörlük tarafından ilan edilerek duyurulur. Bu ilanda adaylara on beş günden az olmamak üzere başvuru süresi tanınır ve son başvuru tarihi belirtilir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 5) .
Doktor öğretim üyesi kadrolarına başvuranlar özgeçmişlerini, bilimsel çalışma ve yayınlarını dört nüsha olarak ilgili dekanlık veya müdürlüğe teslim eder. (Yönetmelik madde 6) .
Fakültelerde dekan, diğer birimlerde müdür; ilan edilen kadrolar için adayların durumlarını incelemek üzere, en az biri başka üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünden olmak üzere adayın başvurduğu bilim alanı ile ilgili olan üç profesör veya doçent kadrosunda bulunan doçenti, ilana son başvuru tarihinden itibaren on beş gün içinde tespit eder. İlan edilen kadronun bulunduğu birimin bölüm başkanının, profesör veya doçent kadrosundaki doçent olması halinde, tespit edilecek üç profesör veya doçent kadrosundaki doçentten biri olarak belirlenmesi zorunludur.
Dekan veya ilgili müdür her aday için bu öğretim üyelerine, adaylarla ilgili bilimsel yayın ve çalışmalara ilişkin dosyaları göndererek bir ay içerisinde yazılı görüşlerini bildirmelerini ister. Dosya inceleme sonuçlarının bir ay içinde gelmemesi halinde aynı usulle tespit edilen başka profesör veya doçente dosyalar incelenmesi için gönderilir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 6) .
Dekan veya ilgili müdür yazılı görüşlerin alınmasından sonra ilk yönetim kurulu toplantısında aday veya adaylar hakkında ayrı ayrı görüş alır. Bir açık kadroya birden fazla adayın başvurması halinde yönetim kurulu gerekçeli olarak tercihini belirtir. Dekan veya ilgili müdür kanaat ve önerilerini rektöre sunar. Rektör atamanın yapılıp yapılmayacağına karar vererek gerekli işlemleri yürütür. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 6) .
Doktor öğretim üyeleri, ilgili yönetim kurulunun görüşü alındıktan sonra fakültelerde ilgili dekanın, diğer birimlerde müdürün önerisi ile rektör tarafından en az bir en çok dört yıl süre ile atanır. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 7) . Her atama süresinin sonunda görev kendiliğinden sona erer. Görev süresi sona erenler ilgili yönetim kurulunun uygun görüşü üzerine rektör tarafından yeniden atanabilir. (2547 sayılı Kanun madde 23, Yönetmelik madde 7) .
Doçent kadrolarına atanabilmek için, 2547 sayılı Kanunun 24 üncü maddesi uyarınca doçentlik unvanını almış bulunmak veya yurt dışında alınan doçentlik unvanının, 2547 sayılı Kanunun 27 nci maddesi gereğince Üniversitelerarası Kurul tarafından Türkiye’de geçerli sayılmış olması gereklidir.
Yükseköğretim kurumları, doçent kadrosuna atama için, doçentlik unvanına sahip olmanın yanında Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim veya sanat disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, OBJEKTİF VE DENETLENEBİLİR NİTELİKTE EK KOŞULLAR BELİRLEYEBİLİRLER.
Yükseköğretim kurumlarının belirlediği ek koşullar arasında sözlü sınavın yer alması halinde bu sınav Üniversitelerarası Kurul tarafından oluşturulacak jürilerce yapılır. (2547 sayılı Kanun madde 24, Yönetmelik madde 8) . Ancak sözlü sınav sonucunda doçentlik unvanını kazananlar için ek koşul olarak sözlü sınavdan başarılı olma şartı getirilemez. (Yönetmelik madde 8) .
Bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsündeki açık bulunan doçent kadroları, Resmî Gazete’de ve üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında rektörlükçe ilan edilerek duyurulur. Bu ilanda adaylara on beş günden az olmamak üzere başvuru süresi tanınır ve son başvuru tarihi belirtilir. (Yönetmelik madde 9) . Adaylar özgeçmişlerini, bilimsel çalışma ve yayınlarını kapsayan bir dosyayı dört nüsha olarak, ilanda belirtilen süre içerisinde rektörlüğe teslim eder. (Yönetmelik madde 9) .
Doçent kadrolarına atama ek koşulları arasında sözlü sınav şartı bulunan yükseköğretim kurumlarının doçent kadrolarına başvurmak isteyen adaylar için ayrıca sözlü sınav yapılır. Adayın başvurduğu bilim/sanat alanına göre beş asıl iki yedek üyeden oluşan sözlü sınav jürisi, rektörün talebi üzerine Üniversitelerarası Kurul tarafından belirlenir. Sözlü sınav jürilerinde görev alabilecek profesör unvanlı öğretim üyelerinin listesi, Yükseköğretim Kurulu personel veri tabanındaki bilgiler esas alınarak Üniversitelerarası Kurul tarafından belirlenir. Sözlü sınav jürisindeki asıl ve yedek üyelikler, bu listede ilgili bilim alanlarında yer alan öğretim üyeleri arasından OBJEKTİF ÖLÇÜTLERE GÖRE BELİRLENİR. (Yönetmelik madde 10) .
Sözlü sınav öğretim üyelerine açık olarak yapılır. Sözlü sınavın yapılacağı yer, tarih ve saati üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında ilan edilir. Jüri başkanı, sözlü sınavın denetlenebilirliğini sağlamak için gerekli tedbirleri alır. (Yönetmelik madde 10) . Jüri, sözlü sınav için üye tamsayısı ile toplanır. Sözlü sınav sonunda yapılacak kapalı oturumda jüri adayın başarılı olup olmadığına üye tamsayısının salt çoğunluğuyla karar verir. Bu karar, düzenlenen tutanakla imza altına alınır ve başkan tarafından jüri üyeleri önünde adaya sözlü olarak bildirilir. Adayın başarısız bulunması halinde jüri üyeleri sözlü sınav tutanağına eklemek üzere gerekçeli karar hazırlar. (Yönetmelik madde 10) .
Rektör, ilan edilen doçent kadrosuna başvuran adayların durumlarının incelenmesi için en az biri başka üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünden olmak üzere adayın başvurduğu bilim alanı ile ilgili olan üç profesörü, ilana son başvuru tarihinden itibaren on beş gün içinde, sözlü sınavın yapılması halinde ise sözlü sınavların bitiş tarihinden itibaren on beş gün içinde tespit eder. Rektör, aday veya adayların özgeçmişlerini, bilimsel çalışma ve yayınlarını kapsayan dosyaları bu profesörlere göndererek kişisel raporlarını bir ay içinde bildirmelerini ister. Rektör dosya inceleme sonuçlarına dayanarak, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun gerekçeli görüşünü de aldıktan sonra atama hakkındaki kararını verir. (2547 sayılı Kanun madde 24, Yönetmelik madde 11) .
2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 34 üncü maddesi uyarınca sözleşmeli çalıştırılacak yabancı ülke vatandaşı öğretim elemanlarının doçent kadrolarına atanma ile ilgili yukarıda yer alan şartları sağlamaları kaydıyla, sözleşmeli olarak çalıştırılmasında Yönetmelikte belirlenen ilan şartı dışındaki usul ve esaslar uygulanır. (Yönetmelik madde 11) .
Profesör kadrolarına atanabilmek için doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak, kendi bilim alanında uluslararası düzeyde orijinal eserler vermiş olmak ve uygulama alanı bulunan dallarda uygulamaya yönelik çalışmalarda bulunması gereklidir. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 12) .
Üniversiteler, profesörlüğe yükseltilerek atama için aranan bu asgari koşulların yanında, Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, OBJEKTİF VE DENETLENEBİLİR NİTELİKTE EK KOŞULLAR belirleyebilirler. (2547 sayılı Kanun madde 26) .
Bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsündeki açık bulunan profesör kadroları, Resmî Gazete’de ve üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünün internet ana sayfasında rektörlük tarafından ilan edilerek duyurulur. Bu ilanda adaylara on beş günden az olmamak üzere başvuru süresi tanınır ve son başvurma tarihi belirtilir. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 13) .
Profesör adayları; özgeçmişlerini, bilimsel yayınlarını kongre ve konferans tebliğleri ile bunlara yapılan atıfları, sanat eserlerini, icralarını ve bunlara ilişkin dokümanı, eğitim-öğretim faaliyetlerini, yönetimlerinde devam eden ve biten doktora, sanatta yeterlik veya yüksek lisans çalışmalarını, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne katkılarını kapsayan bir dosyayla birlikte bir dilekçeyi rektörlüğe altı nüsha olarak teslim eder. Adaylar, bu başvurularında yayınlarından birini başlıca araştırma eseri olarak gösterir. (Yönetmelik madde 14) .
Profesörlük kadrosuna başvuran adayların durumlarını ve bilimsel veya sanatsal niteliklerini tespit etmek için üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunca, en az üçü başka üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsünden olmak üzere ilan edilen kadronun bilim veya sanat alanı ile ilgili en az beş profesör, ilana son başvuru tarihinden itibaren bir ay içinde seçilir. Bu profesörler belgelerin kendilerine verildiği tarihi izleyen iki ay içinde her aday için ayrı ayrı olmak üzere birer rapor hazırlar ve kadroya atanmak üzere müracaat eden birden fazla aday varsa tercihlerini bildirir. Bu raporlarda adayların bilimsel veya sanatsal nitelikleri ve çalışmaları değerlendirilir, yöneticilik, yapıcılık ve geliştiricilik özellikleri ile bilim ve sanat adamı yetiştirme konusundaki çabaları ayrıntılı olarak belirtilir. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 15) .
Üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun dosya inceleme raporlarını göz önünde tutarak alacağı karar üzerine, rektör tarafından atama yapılır. (2547 sayılı Kanun madde 26, Yönetmelik madde 15) .
Uyuşmazlık konusu olayda, Üniversitesi… Anabilim Dalında açılan 1 kişilik Doçent kadrosuna atama yapılması için ilanda ön görülen “… alanında bilimsel çalışmalar yapmış olmak” koşulunu getiren… tarihli Akademik Kurul Kararında, belirtilen kriteri sağladığından bahisle ilan edilen kadroya ataması yapılan Doç Dr. …’in de yer aldığı, bu haliyle getirilen ek koşulun belirli bir kişiyi tarif eder nitelikte olduğu sonuç ve yargısına varılmıştır. Bu durumda, ilanda yer alan “… alanında bilimsel çalışmalar yapmış olmak” ek koşulunun; ihtiyaç ve hizmet gerekleri amacıyla getirildiği iddia edilse de, objektif ve denetlenebilir nitelikte olmadığı, belirli bir kişiyi tanımlar nitelikte ve hukuka aykırı olduğu, bu yönüyle istinaf başvurusuna konu mahkeme kararında hukuka uygunluk bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Benzer şekilde başka bir kararda da; Uyuşmazlığın çözümünün teknik bilgi gerektirmesi sebebiyle, dava konusu ilanda yer alan “… üzerinde çalışmalar yapmış olmak” koşulunun kişiyi tarif eder, subjektif nitelikte bir koşul olup olmadığı, söz konusu koşulun ilgili anabilim dalının ihtisaslaşmasına katkı sağlayıp sağlamayacağı, akademik bir değer taşıyıp taşımadığı hususlarının idare mahkemesince bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle açıklığa kavuşturulması gerekirken bilirkişi incelemesi yaptırılmadan esas hakkında karar verilmesinde hukuki isabet görülmediğinden, dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra işin esası hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın mahkemesine iadesi gerekmektedir. Açıklanan nedenlerle, istinaf başvurusunun kabulüne, İdare Mahkemesi’nin… gün ve… sayılı kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Doktor öğretim üyesi atanmasına ilişkin ilana usulüne uygun olarak başvuran ve jüri değerlendirmesi neticesinde ilan edilen kadroya atanmasının daha uygun olduğuna karar verilen bir doktor öğretim üyesinin atama işlemine karşı başka bir aday tarafından kendisinin atanması gerektiğinden bahisle dava açılmıştır. Açılan davada belirtilen öncelikli alan ile ilgili hangi adayın çalışmalarının daha fazla olduğuna ilişkin defalarca kez bilirkişi raporu alınmıştır. Doktor öğretim üyesinin hakkının korunması için Avukat Serpil ÖZTÜRK tarafından yürütülen hukuki süreç sonunda idare mahkemesinin kararı ile müvekkilin atanmasının doğru olduğuna karar verilmiştir. Doktor öğretim üyesi meşakkatli ve zorlu bir sürecin sonunda hakkını koruyabilmiştir.
Mevzuat uyarınca yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrolarına yapılacak atamalarda 2547 sayılı Kanun’da belirtilen koşulların dışında, anılan kadrolara yapılacak atamalar için belirlenen ve yasada yer almayan genel ve objektif nitelikteki ek kriterler için Yükseköğretim Kurulu’nun onayının alınması zorunluyken üniversiteler tarafından ilan edilen bir kadro için, ihtiyaç ve hizmet gerekleri göz önünde bulundurularak getirilen özel ve ilan edilen kadroya özgü, spesifik koşulların Yükseköğretim Kurulu’nun onayına tabi olmadığı kabul edilmekteyse de üniversitelerin, akademik kadrolara yapacakları atamalarda aranacak genel şartlar yanında istenen özel şartların özellikle bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, objektif ve denetlenebilir nitelikte olmak şartıyla belirlenmesi gerekmektedir.
Mahkeme tarafından, idarece aranan özel şartın bilimsel kaliteyi arttırmaya yönelik olup olmadığı hususunun araştırılması, objektif nitelikte olup olmadığının denetlenerek ortaya konulması, gerekirse tekrar bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle davacının durumunun incelenmesi gerekirken söz konusu araştırma ve incelemeler yapılmadan verilen kararda eksik inceleme olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklamalarımızdan ve emsal kararlardan anlaşılacağı üzere doktor öğretim üyesi, doçent ve profesör kadrolarına atanma işlemleri; usulüne uygun ilan yapılıp yapılmadığı, kişiyi tarif eder nitelikte özel koşul belirlenip belirlenmediği, belirlenen özel koşulların objektif ve denetlenebilir nitelikte koşullar olup olmadığı, sözlü sınav jürilerinin usulüne uygun oluşturulup oluşturulmadığı, sözlü sınavın denetlenebilirliğini sağlamak için gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığı gibi birçok noktada hukuka aykırılıklar ile karşılaşılabilmekte; ayrıca adaylar arasında yapılacak değerlendirmenin ilgili alana ilişkin spesifik bilgi gerektirdiğinden defalarca kez bilirkişi raporu alınmasına ihtiyaç duyulabilmektedir.
MEŞAKKATLİ VE ZORLU BU SÜREÇLERDE HUKUKİ YARDIM ALINMASI HAK KAYBINA UĞRANILMAMASI VE MEŞRU BEKLENTİLERİNİZİN EN YÜKSEK SEVİYEDE KORUNABİLMESİ İÇİN OLDUKÇA ÖNEMLİDİR.
İdari yargılamaya ilişkin esas ve sair kanunlara son derece hakim olan tecrübeli ve uzman kadromuz ile idare hukukuna ilişkin işlem ve davalarda müvekkillerimize hizmet vermekteyiz. İdare hukuku alanında hizmet verdiğimiz başlıca çalışma alanlarımız:
İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar tam yargı davalarıdır. Tam yargı davaları ile idarenin işlem veya eyleminden kaynaklanan zararın tazmini talep edilmektedir. Zarar ise idarenin bir işleminden, eyleminden veya sözleşmesinden kaynaklanabilir. Aynı zamanda idarenin eylemsizliği de bu zarara yol açabilmektedir.
İdari bir işlem neticesinde zarara uğradığını iddia eden ilgili idari bir dava açmadan önce idarenin bu işleminin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılmasını bu işlemi yapmış olan makamın üst makamından üst makam yoksa da işlemi yapmış olan makamdan idari dava açma süresi olan 30 ve 60 günlük süreler içerisinde isteyebilir. Bu yöndeki başvuru ise idari işlemin ilgiliye tebliği ile başlayan idari dava açma süresini durduracaktır.
İdari başvuruya 60 gün içinde cevap verilmemesi durumunda talep reddedilmiş sayılacaktır. Talebin reddedilmiş sayılması durumunda yahut açık bir şekilde reddedildiği takdirde ise dava açma süresi yeniden başlayacaktır.
Kişinin zarar gördüğü olaydan, önceki durumuna getirilmesi amacı ile zararının karşılanması durumuna tazminat, bu konudaki kuralların oluşturulduğu bütüne de Tazminat Hukuku denilmektedir. Haksız fiillerden veya başka herhangi bir nedenden kaynaklanan tazminat anlaşmazlıklarını konu alır. Genel olarak, “maddi tazminat davası” ve “manevi tazminat davası” olmak üzere iki tür tazminat davası vardır:
Maddi tazminat davası, ölüm sebebiyle destekten yoksun kalma, maluliyet ve iş gücü kaybı gibi bedensel zararlardan kaynaklanabileceği gibi mal varlığı değerlerinin zarar görmesinden de kaynaklanabilir. Manevi tazminat davası, haksız bir fiil veya işlem nedeniyle davacının ruhsal bütünlüğünü bozan manevi acıların giderilmesi amacıyla açılır.
Maddi ve manevi tazminat davası; borçlar hukukundan kaynaklanan sözleşmenin ihlali, trafik kazası neticesinde yaralanma veya ölüm, doktor uygulama hatası (malpraktis) sonucu ölüm, iş hukukundan kaynaklanan ihbar veya kıdem tazminatı, iş kazası sonucu yaralanma veya ölüm, suç işlenmesi, boşanma davası gibi birbirinden tamamen farklı hukuki nedenlerden kaynaklanan uyuşmazlıkları çözen bir dava türüdür.
Ekibimiz hem maddi hem manevi tazminat davalarına yönelik bilgi ve birikimleri ile müvekkillerine hizmet vermektedir.
Trafik kazası sonucu belirli oranlarda vücut bütünlüğü bozulan yani engelli hale gelen kişiler ile ölüm halinde, ölenin desteğinden yoksun kalan kişiler için gerek sigorta şirketleri aleyhine gerekse de kazaya sebebiyet veren kusurlu taraf aleyhine, mağdurlar adına doğan tazminatın sigorta şirketlerine başvuru, tahkim ve dava usulüyle tazmin ile tazmin edildiği davalardır.
Yaşadığı trafik kazası sonucunda hayatını kaybetmiş olan bireyin, yaşadığı dönemde destek olduğu ve ölümü ile birlikte bu destekten yoksun kalacak kişilerin maddi anlamda yaşayacakları zararın giderilmesi adına talep edilebilecek olan tazminat türüdür. Destekten yoksun kalma tazminatı talep edecek kişiler, trafik kazası sonucu yaşamını yitiren bireyin eşi, annesi, babası, çocukları ve kardeşleri olabilir. Bunun yanı sıra destekten yoksun kalma tazminatı 3. kişiler tarafından da talep edilebilir. Burada destekten yoksun kalma tazminatı talep edecek 3. kişilerin, trafik kazası sonucu vefat eden kişinin kendisine sağlığında destek olduğunu kanıtlaması gerekir. Trafik kazası tazminatı ile ilgili olarak, ölümlü trafik kazası tazminatı, yaralamalı trafik kazası tazminatı, maddi hasarlı trafik kazası tazminatı gibi farklı tazminat talepleri doğabilir. Ölümlü ve yaralamalı trafik kazalarında manevi tazminat talep etmek de mümkündür. Burada trafik kazası sonucu vefat eden kişinin yakınlarının yaşadığı üzüntü keder ve ıstırabın bir parça da olsa giderilmesi gayesiyle ölümlü trafik kazası tazminatı olarak maddi tazminat talep edilebilir.
Trafik kazası sonrası açılacak maddi-manevi tazminat davaları konusunda da yine ekibimiz kanun ve içtihat hakimiyeti ile müvekkillerine hukuki destek vermektedir.
DAVACININ GERÇEK ZARAR MİKTARININ TESPİT EDİLEBİLMESİ İÇİN, ÖNCELİKLE GELİRİNİN DOĞRU SAPTANMASI GEREKİR.AYRICA ZAMAN AŞIMI HUSUSU DOĞRU DEĞERLENDİRİLMELİDİR.
Dava, trafik kazasından kaynaklanan cismani zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Davaya konu trafik kazası sonucunda davacı malul olacak derecede yaralanmış olup, eylem için kaza tarihinde yürürlükte bulunan 5237 Sayılı TCK’nun TCK 89 ve 66/1-e maddelerine göre öngörülen ceza zaman aşımı süresi 8 yıldır. Buna göre davada, kaza tarihi ile dava tarihi arasında uzamış zaman aşımı dolmamış ise de kaza tarihi ile ıslah tarihi arasında ceza zaman aşımı süresi dolmuştur. O halde, mahkemece 8 yıllık ceza zaman aşımı süresinin dolmuş olmasına gelişen durumda olmamasına göre, mahkemece ıslah edilen kısım yönünden temyiz eden davalının ıslah zaman aşımı itirazının kabulüne karar verilerek, hüküm kurulması gerekirken gerekçesiz şekilde zaman aşımı itirazı reddedilerek hüküm kurulması doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir. Öte yandan, davacının gerçek zarar miktarının tespit edilebilmesi için, öncelikle gelirinin doğru saptanması gerekir. Dosya kapsamında yapılan araştırmalar sonucunda, davacının gelir durumuna ilişkin olarak dosyaya herhangi somut bir veri sunulmamıştır. Somut olayda, davacının usta olduğunu gösteren belge, sertifika, tanık beyanlarının ardından, mahkemece; bu işi bir iş verenin yanında hizmet sözleşmesi ile yürütebileceği ya da bağımsız olarak çalışıyorsa vergi mükellefi olarak çalışmasının gerekeceği gözetilmek suretiyle, davacının kaza tarihinden önce bağlı olarak çalıştığı iş yerinden, SGK’dan en son gelirine ilişkin belgelerin ya da bağımsız olarak çalışması söz konusuysa, ilgili vergi dairesinden kazancına ilişkin belgelerin getirtilmesi, bu suretle temin edilen resmi belgelerdeki net kazancı dikkate alınarak tazminat hesabına esas gelirinin belirlenmesi gerekir. Davacının gelirinin belirlenmesi konusunda eksik ve yetersiz araştırma ile hüküm tesisi doğru görülmemiştir.
CEZA ZAMAN AŞIMI İÇİN MAHKUMİYET GEREKMEMEKTEDİR.
Davacılar murisinin öldüğü ve birçok ölüm ve yaralanmanın olduğu olayın tarihi itibariyle ceza zaman aşımı süresi 765 Sayılı TCK’ nın 455/2 ve 102/3 maddelerine göre 10 yıl olup kaza tarihinden itibaren dava tarihine kadar uzamış zaman aşımı süresi olan 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı dikkate alınmak suretiyle işin esasına girilip karar vermek gerekirken 2918 S.K.’da öngörülen 2 yıllık zaman aşımı süresinin geçmiş olduğu gerekçesiyle destek tazminatı talebinin zaman aşımına uğradığına dair yanılgılı değerlendirme ile karar verilmesi ve davalı karşı araç sürücüsüne karşı açılan manevi tazminat davasının tamamının reddine karar verilmiş olmasına rağmen nispi vekalet ücreti hükmedilmesi davacının davalı şirkete yöneltmiş olduğu maddi ve manevi tazminat talepleri tümden reddedilmiş olmasına göre yargılama sırasında vekille temsil edilen davalı lehine karar tarihi itibari ile yürürlükte bulunan AAÜT maddelerine uygun olacak şekilde vekalet ücreti hükmedilmesi gereğinin gözetilmemesi bozmayı gerektirmiştir.
ÖLÜMLÜ TRAFİK KAZASINDAN KAYNAKLANAN TAZMİNAT İÇİN İHTİYATİ HACİZ KARARI VERİLMESİ
Zarar, haksız eylemden kaynaklandığından tazminat haksız eylemin gerçekleştiği tarihte muaccel hale gelmektedir. Buradaki “muacceliyet” kavramı, alacaklı tarafından talep ve dava edilebilir hale gelmiş olma anlamındadır. Yukarıda belirtilen belgeler de nazara alındığında davacıların destekten yoksunluk ve manevi zararlarının olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Haksız fiil (ölüm) tarihi itibarıyla davacıların maddi (destek) ve manevi tazminat alacakları muaccel hale gelmiştir. İhtiyati haciz talep edildiği, davanın ilk açıldığı aşamada zararın miktarının net olarak belirlenmesini beklemek hakkaniyetle bağdaşmaz. Zaten davacı vekili de fazlaya dair haklarını saklı tutarak dava açmıştır. İİK 257.madde; “Rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklarıyla diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir.” hükmünü içermektedir. Açıklanan nedenlerle, İİK-257-264. maddeleri uyarınca ihtiyati haciz kararı verilmesi gerekirken talebin tümden reddine karar verilmesi doğru değildir. Kararın bu sebeple bozulması gerekmiştir.
MÜTERAFİK KUSURU BULUNMAYAN VE DAVA KONUSU OLAY NEDENİYLE OLUŞAN ZARARA KATLANMAK ZORUNDA KALAN DAVACININ TAZMİNAT ALACAĞINDAN HAKKANİYET DÜŞÜNCESİ İLE İNDİRİM YAPILAMAZ.
Davalı tarafından trafik sigortalı araç sürücüsünün kusuru ile gerçekleşen kaza (haksız fiil) nedeniyle zarara uğrayan davacının bu zararının giderilmesi gerektiği; zararın doğması ya da artmasında hiçbir müterafik kusuru bulunmayan ve dava konusu olay nedeniyle oluşan zarara katlanmak zorunda kalan davacının tazminat alacağından hakkaniyet düşüncesi ile indirim yapılamayacağı da dikkate alındığında; ilk derece mahkemesi tarafından verilen karara karşı davacı vekilince yapılan istinaf başvurusu üzerine, HMK’nın 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesi’nce esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi, HMK’nın 369/1. ve 371. maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre; usul ve yasaya uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
SÜRÜCÜNÜN ALKOLLÜ OLMASI, TEK BAŞINA HASARIN TEMİNAT DIŞINDA KALMASINI GEREKTİRMEZ.
O halde, hasarın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibariyle sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, üstelik böyle bir durumda hasarın teminat dışı kaldığının ispat yükü TTK’nun 1281. maddesi hükmü gereğince sigortacıya düşmektedir.
Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarında; sürücünün aldığı alkolün oranının doğrudan doğruya sonuca etkisi bulunmadığından, mahkemece nöroloji uzmanı, hukukçu ve trafik konusunda uzman bilirkişilerden oluşan, bilirkişi kurulu aracılığıyla olayın salt alkolün etkisiyle gerçekleşip gerçekleşmediğinin, alkol dışında başka unsurlarında olayın meydana gelmesinde rol oynayıp oynamadığının saptanması, sonuçta olayın tek başına alkolün etkisiyle meydana geldiğinin belirlenmesi durumunda, oluşan hasarın poliçe teminatı dışında kalacağından davanın kabulüne aksi halinde reddine karar verilmesi gerekeceği ilkesi benimsenmektedir. (YHGK 23.10.2002 gün ve 2002/11-768-840; YHGK 7.4.2004 gün ve 2004/11-257-212; YHGK 2.3.2005 gün ve 2005/11-81-18; YHGK 14.12.2005 gün 2005/11-624-713 sayılı ilamları) Somut olayda, sürücünün trafik kazası esnasında 148 promil alkollü olduğu belirtilmiştir. Mahkemece, alkolün trafik kazasına etkisi olup olmadığı araştırılması için adli tıp hekiminden rapor alınmış ve alınan rapora göre kazanın münhasıran alkolün etkisi ile gerçekleşmediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Eksik inceleme ile hüküm kurulamaz. Bu durumda mahkemece, trafik konusunda uzman bilirkişi ve nöroloji uzmanı doktordan oluşturulacak bilirkişi kuruluna inceleme yaptırılarak, olayın oluş şekli, yol, hava ve trafik durumu, sanığın savunması, ceza dosyası kapsamı, kaza tespit tutanağı, sürücüde tespit edilen alkol oranı, kusur durumu birlikte değerlendirilerek, kazanın münhasıran (salt) alkolün etkisi altında gerçekleşip gerçekleşmediğinin başka unsurlarında etkili olup olmadığının belirlenmesi için gerekçeli ve denetime elverişli yeni bir rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken ehil olmayan bilirkişi tarafından düzenlenen rapora göre hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
REŞİT OLMAYAN SÜRÜCÜNÜN NEDEN OLDUĞU TRAFİK KAZASI SONUCUNDA AÇILACAK TAZMİNAT DAVASINDA AİLE MAHKEMELERİ GÖREVLİDİR
Mahkemece, Dairemizin ilgili bozma ilamına uyulmasına karar verilerek toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre, H.M.K.114/1-C, H.M.K. 115/1-2. maddesine göre dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine, mahkememizin görevsizliğine, görevli mahkemenin … Aile Mahkemesi olduğuna, 2-HMK 20/1 maddesine göre kararın kesinleştiği tarihten itibaren kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren 2 hafta içinde taraflardan birinin mahkememize başvurarak, dava dosyasının görevli mahkemeye gönderilmesini talep etmesi halinde, dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesine, aksi halde HMK 20/2 maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verileceğine karar verilmiş; hüküm davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına göre, davalılar vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ONANMASINA…
PLAKASI BELİRLENEMEYEN ARACIN SEBEP OLDUĞU TRAFİK KAZASINDAN DOLAYI TAZMİNAT SORUMLULUĞU GÜVENCE HESABINA AİTTİR
Davacı vekili, 07.05.2012 tarihinde bisikleti ile gitmekte olan davacıya plakası belirlenemeyen bir aracın çarpması sonucu davacının kalıcı olarak çalışma gücü kaybına uğradığını, kalıcı çalışma gücü kaybı zararının karşılanmadığı ileri sürülerek fazlaya ilişkin haklar saklı olmak üzere toplam 1.000 TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren uygulanacak faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş, 18.06.2015 tarihli dilekçe ile maddi tazminat talebini toplam 71.494,17 TL’ye çıkartarak alacağa dava tarihinden itibaren faiz uygulanmasını talep etmiştir.
Davalı vekili, tazminata konu olayın trafik kazası sonucu meydana geldiğinin ispatlanamadığını, olayda davacının kusurlu olup olmadığının araştırılması gerektiğini belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre; davanın kabulü ile 71.494,17 TL ‘nin dava tarihinden itibaren uygulanacak yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak, davacıya verilmesine hükmolunmuş; hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizce bozulmasına karar verilmiş, bu defa davacı vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine yapılan incelemede;
Dairenin bozma kararında, mahkemece, maluliyet oranının belirlenmesi hususunda Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü hükümlerine göre düzenlenmiş ve davacının %19 oranında maluliyet oranının kabul edildiği rapora göre hüküm kurulduğu, oysa maluliyet raporunun kaza tarihine göre “Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği” hükümlerine göre düzenlenmesi gerektiği ve anılan yönetmeliğe uygun maluliyet raporu düzenlendikten sonra alınacak aktüer raporuna hüküm kurulması gereğine değinilmiştir.
Ancak, hükme esas alınan aktüer hesap raporunun, … Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan alınan “Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği” hükümlerine göre düzenlendiği ve davacının %17 oranında kalıcı biçimde genel beden gücünden kaybının tespit edildiği 30.05.2014 günlü rapora dayalı olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Mahkemece hükmün gerekçesinde maluliyet oranının hatalı yazılması ve raporun yanlışlıkla Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğüne göre alınmış olduğunun belirtilmesinin sonuca etkili olmadığı görülmüş, böyle bir durumda ve yukarda yapılan açıklamalar ışığında, mahkeme hükmünün bozulması maddi hataya dayalı olduğu görülmekle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile dairemizin 29.09.2016 gün 2015/18897 esas, 2016/8350 karar sayılı bozma ilamı kaldırılarak mahkeme hükmünün onanması gerekmiştir.
YAŞI KÜÇÜK ÇOCUĞUN UĞRADIĞI TRAFİK KAZASI SEBEBİYLE AÇILAN TAZMİNAT DAVASINDA GEÇİCİ İŞ GÖREMEZLİK ZARARI TALEP EDİLEBİLİR
… Adli Tıp Kurumu marifeti ile tespit edilen maluliyete ilişkin rapora göre, trafik kazasında sürekli malul kalacak derecede yaralanmayan davacının iyileşme süresinin 9 aya kadar uzayacağı, bu dönemde ise %100 malul sayılacağı belirtilmiş, mahkemece davacı küçüğün gelir getirici işte çalıştığının ispat edilemediği gerekçesi ile maddi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Halbuki beden gücü kaybı nedeniyle 9 aylık, geçici iş göremezlik döneminde de daha fazla efor sarf ederek hayatını idame ettirmek durumunda olacak davacının, bu dönem için asgari ücret düzeyinde kazanç kaybı zararının tespit edilip hüküm altına alınması gerekir iken mahkemece, davacının bu kısma ilişkin tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.
NAKLİYECİLİK YAPAN KİŞİ, TRAFİK KAZASI SONUCUNDA ARACINDA MEYDANA GELEN DEĞER KAYBINI TALEP EDEBİLECEĞİ GİBİ, VAR İSE KAZANÇ KAYBINI DA TALEP EDEBİLİR.
Hükme esas alınan bilirkişi raporunda araçtaki değer kaybının tespiti, dairemizce değer kaybının belirlenmesi hususunda esas alınan, aracın kaza tarihindeki hasar görmemiş 2.el piyasa değeri ile kazadan sonra onarılmış haldeki 2.el piyasa değeri arasındaki fark kriterine uyulmaksızın hesaplama yapılarak sağlanmıştır. Bilirkişi raporunda belirtilen yöntemle değer kaybının tespit olunduğu rapora dayalı olarak hüküm kurulamaz.
Bu durumda mahkemece aracın modeli, markası, özellikleri, hasarı, yapılan onarım işlemleri, kilometresi, olay tarihindeki yaşı, davacı tarafın iddiaları, davalının savunmaları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirilerek aracın kaza öncesi hasarsız ikinci el piyasa rayiç değeri ile kaza meydana geldikten ve tamir edildikten sonraki ikinci el piyasa rayiç değeri arasındaki farka göre değer kaybının zararının belirlenmesi, meydana gelebilecek çelişkilerin giderilmesi yönünden ayrıntılı, gerekçeli ve denetime açık yeni bir rapor alınması ondan sonra dosyadaki tüm deliller birlikte değerlendirilerek, denetime ve hüküm kurmaya elverişli rapor alınıp, varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. Davacı, tarafça kazanç kaybı talebinde bulunulmuştur. Davacı taraf aracı ile nakliyecilik işi yaptığını belirtmiş, mahkemece davacının defter ve belgeleri, vergi kayıtları istenmek suretiyle kazanç kaybı ile ilgili inceleme yapılarak, bilirkişi tarafından kazanç kaybı miktarı belirlenmiş olmasına rağmen, mahkemece kazanç kaybına yönelik istemin soyut verilere dayanmadığı gerekçesi ile reddedilmiş olması da isabetli bulunmamış, bozmayı gerektirmiştir. Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenler ile davacı vekilinin manevi tazminata yönelik yapılan temyiz itirazının miktar yönünden REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenle davacının diğer temyiz itirazının reddine, (3) numaralı bentte açıklanan nedenler ile davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile verilen hükmün BOZULMASINA…
TRAFİK, İŞ KAZASINDA GÖREVLİ MAHKEME İŞ MAHKEMESİDİR.
..5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun birinci maddesi uyarınca; İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan, hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde İş Mahkemeleri kurulur. Bu tür davalara iş mahkemelerince bakılır. İş mahkemesi kurulmamış olan yerlerdeki bu davalara, o yerde görevlendirilecek mahkeme tarafından bu kanundaki esas ve usullere göre bakılır.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece kendiliğinden (re’sen) dikkate alınması zorunludur. Somut olayda, müteveffa davalı ….’nin işçisi olup kaza, yolcu taşımacılığı yapılırken otobüsün aynı yönde ve orta şeritte seyreden kamyonun arka sol köşesinden çarpması suretiyle meydana gelmiştir. Davacılar, desteğin … Turizm Seyahat A.Ş.’de servis memuru olarak çalıştığını belirterek … Turizm Seyahat A.Ş.’nin işveren sıfatıyla sorumlu olduğunu ileri sürmüştür.
Meydana gelen trafik kazası, destek yönünden bir iş kazası olup uyuşmazlık iş hukukundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda mahkemece, İş Mahkemesinin görevli olduğu gözetilerek davanın İş Mahkemesi sıfatıyla görülmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Vatan savunmasında şahadet şerbetini yudumlayanların dini ve vicdani bakımdan şehit olduğuna elbette ki hiçbir şüphe yoktur. Fakat zaman zaman kamuoyunda ŞEHİT OLDU yada ŞEHİT SAYILMADI şeklinde değerlendirmelerle karşılaşabilirsiniz. Bu değerlendirmeler ne anlama gelmektedir sorusunu açıklamak isteriz:
Mevcut kanunlarımızda hukuken kimlerin şehit yada gazi sayılıp kimlerin sayılmayacağı hususunda net bir tanımlama yapılmamıştır. Kanunlarımızca şehit yahut gazi sayılanların genelde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yahut Sosyal Güvenlik Kurumu kabul etmediğinde mahkeme kararıyla haklarında vazife malullüğü aylığı bağlananlar olduğu anlaşılmaktadır. Yani şehit sayıldı dendiğinde yada gazi sayıldı şeklinde bir haber gördüğünüzde düşünülmesi gereken 5534-5510 sayılı kanunlar ile 2330 yahut 3713 sayılı kanunlar gereği haklarında vazife malullüğü hükümleri uygulananlar olarak algılanmalıdır. Şehit sayılmadı yada gazi sayılmadı şeklinde işittiklerimizi haklarında vazife malullüğü hükümleri uygulanmayanlar yani kendilerine yada yakınlarına maaş bağlanmayanlar olarak algılamalıyız.
Anayasa Mahkemesi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinin (19) numaralı fıkrasının beşinci cümlesinin “Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz;…” bölümünü, Anayasa’nın 13., ve 36. maddelerine aykırı bularak iptal etti.
Maddi ve manevi tazminat talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, anılan hükmün iptali için AYM’ye başvurmuştur. AYM yaptığı değerlendirmede ‘’Kuralda uzlaşmanın sağlanması hâlinde tazminat davası açılamayacağı öngörülmüştür. Ceza soruşturmasına konu suç nedeniyle zarara uğrayan kişilerin maddi ve manevi tazminat talebiyle yargı mercilerine başvurabilmeleri mahkemeye erişim hakkının bir gereğidir. Bu itibarla uzlaşmanın sağlanması hâlinde ilgililerin soruşturma konusu suç nedeniyle uğradıkları zararın tazmini talebiyle yargı mercilerine başvurulabilmesine imkân tanımayan kural, mahkemeye erişim hakkını sınırlamaktadır. 12. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” denilmiştir. Buna göre mahkemeye erişim hakkına sınırlama getiren düzenlemelerin kanunla yapılması, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir. 13. Kanunilik ölçütü uyarınca Anayasa’nın 13. ve 36. maddeleri kapsamında mahkemeye erişim hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp kuralların keyfîliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir nitelikte olması gerekir.’’ Sonucuna ulaşmıştır. Sonuç olarak Yüksek Mahkeme, ‘’uzlaşma sağlanması halinde soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamayacağı’’ düzenlemesinin ölçülülük ilkesini ihlal ettiği sonucuna ulaşarak Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir.