ASKERLER HAKKINDA UYGULANAN HÜKÜMLER.

İçindekiler:

·         Memuriyete Engel Suçlar Nelerdir? Hangi Suçların İşlenmesi Halinde Memuriyetten Çıkarılır?

·         Memurun Suç İşlemesi Halinde Disiplin Soruşturması Nasıl Olur? Ceza Yargılamasına Etkisi Nedir?

·         Memuriyetten Çıkarılma İçin Kesinleşmiş Ceza Mahkemesi Kararı Gerekli Mi?

·         Suçun İnfazı Süresince Memurluk Yapma Hakkından Yoksun Bırakılma Nedir?

·         Meslekten Çıkarma Cezasına Tabi Olan Askeri Personeller Kimlerdir?

·         Askeri Personele Hangi Suçları İşlemesi Halinde Meslekten Çıkarma Cezası Uygulanır?

·         Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararının Memuriyete Etkisi Nedir?

Memuriyete Engel Suçlar Nelerdir? Hangi Suçların İşlenmesi Halinde Memuriyetten Çıkarılır?

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. Maddesinde devlet memurluğuna alınacaklarda aranan genel ve özel şartlar belirtilmiştir. Maddenin 5. Fıkrasında “kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak.” düzenlemesi yer almaktadır.

Bu maddeye göre devlet memurluğuna engel suçlar iki şekilde ayrılmaktadır;

1. Kasıtlı Suçtan 1 Yıl veya Daha Fazla Süreyle Hapis Cezasına Mahkûm Olmak:

Devlet Memurları Kanunu’ndaki düzenlemeye bakıldığında kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet hükmünün kurulması memuriyete engel olarak görülmektedir. İlgili kısımdan da anlaşılacağı üzere, taksirli suçtan mahkûmiyet kurulması veya kasıtlı suçtan mahkûmiyet kurulsa dahi süresinin bir yıldan az olması veya affa uğraması memuriyete engel bir durum oluşturmamaktadır.

2. Suçun Niteliğine Bağlı Olarak Bazı Suçlardan Mahkûm Olmak:

Maddede belirtildiği üzere; süresi ne olursa olsun, affa uğrasa dahi şu suçların işlenmesi sonucunda mahkûmiyet kurulması halinde devlet memurluğundan çıkarma cezası uygulanmaktadır:

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 98. Maddesinin “b” fıkrası “Memurluğa alınma şartlarından herhangi birini taşımadığının sonradan anlaşılması veya memurlukları sırasında bu şartlardan herhangi birini kaybetmesi;” halinde memuriyetlerin sona ereceğini hükme bağlamıştır. Memurun kanunun memurluğa kabul şartlarında belirtilen suçlardan mahkûmiyet alması halinde memuriyetleri sona ermektedir.

Memurun Suç İşlemesi Halinde Disiplin Soruşturması Nasıl Olur? Ceza Yargılamasına Etkisi Nedir?

Bir hukuk kuralına aykırı hareket edilmesi halinde uygulanacak yaptırımlar, idari veya ceza yaptırımları olarak karşımıza çıkar. Bu kapsamda idare de süreklilik sağlanması ve kamu hizmetlerinin etkili bir biçimde yerine getirilmesi gerektiğinde birtakım yaptırımlar uygulamaktadır. Örneğin memurun işlediği haksız fiil Türk Ceza Kanunu bağlamında suç teşkil ediyor ve disiplin cezası da gerektiriyor olabilir. Bu durumda aynı zamanda hem ceza yargılaması hem idare tarafından disiplin soruşturması yapılabilir. Bu husus kanunun 131. Maddesinde düzenlenmiştir;

“Madde 131 – Aynı olaydan dolayı memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olması, disiplin kovuşturmasını geciktiremez.

Memurun ceza kanununa göre mahkûm olması veya olmaması halleri, ayrıca disiplin cezasının uygulanmasına engel olamaz.”

Disiplin soruşturması çoğu zaman ceza davasını beklemek zorunda da değildir. Çünkü her ikisi de farklı süreçlere dayanmaktadır. Ancak bazı durumlarda ceza mahkemesinin kararı, disiplin cezasının dayanağını doğrudan bağlayıcı olmasa da etkileyecek nitelikte olabilir. Örneğin; ceza yargılaması sırasında haksızlık teşkil eden fiilin suç oluşturduğuna yönelik ceza mahkemesi kararı disiplin soruşturmasında göz önüne alınır. Bu durumda ceza yargılamasının neticelenmesi beklenir. Disiplin soruşturması bakımından zamanaşımına uğramaması için bu süreçte idare, ceza yargılamasının bekletici mesele kararı yapılmasına karar verebilir. Danıştay kararında da ceza mahkemesi kararlarının disiplin hukukunda etkili olacağı belirtilmiştir:

“Disiplin cezası ile yaptırıma bağlanan suç aynı zamanda ceza hukuku yönünden de yargılama konusu olmuşsa, ceza mahkemelerinin verecekleri kesin kararların, disiplin hukukunda göz önünde bulundurulacak veri ve bilgiler arasında yer alacağı,”

Bir başka Danıştay kararında ceza mahkemesinin kararının, disiplin hukukuna yönelik doğrudan bağlayıcı olmadığı belirtilmiştir:

“Söz konusu kararda isnat edilen eylemlerin kesin olarak davacı tarafından gerçekleştirilmediği yönünde bir belirleme olmadığı, sadece davacının ceza hukuku yönünden cezalandırılabilmesi için kasetin yeterli delil olamayacağının hüküm altına alındığı; dolayısıyla anılan Ceza Mahkemesi kararının davacının disiplin cezası ile cezalandırılması açısından bağlayıcı olmadığı sonucuna varıldığı”

Memuriyetten Çıkarılma İçin Kesinleşmiş Ceza Mahkemesi Kararı Gerekli Mi?

İdari yaptırımlarla kanunların idareyi açıkça yetkili kıldığı hallerde yargı kararına ihtiyaç duyulmaksızın doğrudan idari işlemle ceza tesis edilebilmektedir. Ancak hukuka aykırı fiil Türk Ceza Kanunu’nda açıkça suç olarak tanımlanmış ise, memurun bu suçu işleyip işlemediği ancak ceza mahkemesince verilecek karar neticesinde ortaya çıkacaktır. Danıştay kararları da bu yöndedir:

“Anılan suçun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda açıkça tanımlanmış olması nedeniyle, davacının bu suçu işleyip işlemediği ancak ceza mahkemesince verilecek karar sonucunda belirlenebilecektir.

Bu durumda, söz konusu ceza davasının nihai olarak sonuçlanıp sonuçlanmadığı hususunun İdare Mahkemesince araştırılması ve ceza yargılaması sonucunda verilecek nihai karar da göz önünde bulundurularak, davacı tarafından, disiplin cezasına konu fiillerin işlenip işlenmediği konusunda yeniden bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekirken, bu husus gözetilmeksizin verilen İdare Mahkemesi kararının bu işleme yönelik kısmında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.”

Bir diğer Danıştay Kararı;

“disiplin cezasına konu fiillerin, Türk Ceza Kanunu mucibince de cezalandırılmasının gerekli olması durumunda, disiplin cezası hakkında karar verilmesi için mevcut deliller yeterli görülmeyerek ceza mahkemesi kararına ihtiyaç duyulduğu kanaati hâsıl olmuşsa, disiplin cezasına konu fiilin hukuki denetiminden önce ceza mahkemesi kararının kesinleşmesinin beklenmesi gerekmektedir….Bu durumda, İdare Mahkemesi tarafından, ceza yargılaması neticesinde verilecek karar kesinleştikten sonra disiplin cezasına konu fiillerin işlenip işlenmediği konusunda değerlendirme yapılmak suretiyle bir karar verilmesi gerektiğinden, bu yönde bir araştırma yapılmadan verilen kararda hukuka uygunluk görülmemiştir.” denilmektedir.

Kararlardan da anlaşılacağı üzere; hukuka aykırı fiil Türk Ceza Kanunu’nda açıkça suç olarak tanımlanmış ise disiplin cezası hakkında karar verilmesi için mevcut deliller yeterli görülmeyerek ceza mahkemesi kararına ihtiyaç duyulduğu kanaati oluşmuşsa, disiplin cezasına konu fiilin hukuki denetiminden önce ceza mahkemesi kararının kesinleşmesinin beklenmesi gerekmektedir. Bu durumda idare tarafından, ceza yargılaması neticesinde verilecek karar kesinleştikten sonra disiplin cezasına ilişkin değerlendirme yapılır.

Suçun İnfazı Süresince Memurluk Yapma Hakkından Yoksun Bırakılma Nedir?

Memurlar, Türk Ceza kanunu bağlamında suç oluşturan bir fiili işlemeleri halinde yargılama neticesinde haklarında kurulan hapis cezası kesinleşip infaz süresi tamamlanıncaya kadar devlet memurluğu yapmaktan yasaklanmıştır.

Bu husus Türk Ceza Kanunu 53. Maddede düzenlenmiştir; bu maddeye göre kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak; sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten yoksun bırakılır.

İlgili maddenin uygulanması için gerekli olan ilk şart hapis cezasına mahkûmiyettir. Memurlar, mahkûmiyet kararıyla birlikte infaz süresi tamamlanıncaya kadar devlet memurluğu yapamazlar.

Meslekten Çıkarma Cezasına Tabi Olan Askeri Personeller Kimlerdir?

Askeri personelin işlemiş olduğu suç dolayısıyla meslekten çıkarma cezası ile karşı karşıya kalabileceği durumda uygulanacak hüküm 1632 Sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 30. Maddesinde düzenlenme alanı bulmuştur. Bununla birlikte her askeri personel, adı geçen düzenlemenin kapsamına girmemekte ve dolayısıyla işlemiş olduğu suç nedeniyle meslekten çıkarma cezası ile karşı karşıya kalmamaktadır. Bu kanun kapsamına giren askeri personeller; subay, astsubay, uzman jandarmalar ve özel kanunlarında bu cezanın uygulanacağı belirtilen asker kişilerdir.

Askeri Personele Hangi Suçları İşlemesi Halinde Meslekten Çıkarma Cezası Uygulanır?

Aşağıda yazılı hallerde askerler hakkında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarma cezası verilir:

  1. Taksirli suçlardan verilen cezalar hariç olmak üzere ölüm, ağır hapis, bir seneden fazla hapis cezası ile hükümlülük halinde,
  2. Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlarla basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyeti kırıcı suçtan veya istimal ve istihlak kaçakçılığı hariç kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle hükümlülük halinde.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararının Memuriyete Etkisi Nedir?

HAGB kararı bir mahkûmiyet hükmü sayılmadığından, ceza süresi ne olursa olsun memuriyetin doğrudan sona ermesine neden olmaz. Ancak bu durum idarenin, fiilin niteliğine göre ayrıca disiplin soruşturması açmasına engel değildir. Danıştay kararları da bu şekildedir:

 

“Söz konusu ceza yargılamasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükmedildiği, hükmün açıklamasının geri bırakılmasının, denetimli serbestlik süresinde hükmün sanık hakkında hukuki sonuç doğurmayacağı anlamına geldiği ve mahkûmiyet nedeniyle davacının memuriyetine engel bir halin bulunduğundan söz etme olanağının bulunmadığı,”

Bir diğer Danıştay Kararı;

“Davacının sonuç olarak yüz kızartıcı suç olan ve zimmet olarak vasıflanan fiili nedeniyle 657 sayılı Kanun’un 125/E-(g) maddesi uyarınca disiplin cezası aldığı, davacıya isnat edilen fiilin aynı zamanda cezai suç teşkil ettiği tartışmasızdır. Fiilin ve özellikle vasıflandırılmasının; disiplin ve ceza yargılamasında aynı olduğu durumda, idari yargı kararında yapılan inceleme, adli yargıda davacının üzerine atılı suçu işlediği izleniminin oluşmasına sebebiyet vermekte ve bir yandan kesin bir mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmayan ceza yargılamasının HAGB kararı bu izlenimi desteklemektedir.

Bu durum, 5271 sayılı Kanun’a göre HAGB ile kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmayacağına yönelik düzenlemeyle bağdaşmamakta ve masumiyet karinesine uygun bulunmamaktadır. (Anayasa Mahkemesi, Başvuru numarası:2020/22692)

Yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının oluşturduğu hukuki durum nedeniyle, bu aşamada; disiplin cezası işleminin hukuka uygun olmadığı kanaatine varılmıştır.”

 

Sonuç

İŞLENEN SUÇUN NİTELİĞİ MEMURİYETE ETKİSİ
Kasıtlı Suçtan 1 Yıl veya Daha Fazla Süreyle Hapis Cezasına Mahkûm Olmak Kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet hükmünün kurulması memuriyete engel olarak görülmektedir.
48. Maddenin 5. Fıkrasında Sayılı Suçlardan Mahkûm Olmak Maddede belirtildiği üzere; süresi ne olursa olsun, affa uğrasa dahi sayılı suçların işlenmesi sonucunda mahkûmiyet kurulması halinde devlet memurluğundan çıkarma cezası uygulanmaktadır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre; memur hakkında kanunun memurluğa kabul şartlarında belirtilen suçlardan mahkûmiyet hükmü kurulması halinde görevleri sona ermektedir. İlgili suçlar Türk Ceza Kanunu bağlamında düzenlenen suçlardan birinin kapsamında olabilir. Bu durumda memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olması, disiplin kovuşturmasının yapılmasını geciktirmez. Memurun ceza kanununa göre mahkûm olması veya olmaması durumunda ayrıca disiplin cezasının uygulanmasına engel olmaz.

Disiplin ve ceza soruşturmaları ayrı süreçlerde işlemektedir. Disiplin soruşturması çoğu zaman ceza davasını beklemek zorunda değildir. Ancak bazı durumlarda ceza mahkemesinin kararı, disiplin cezasının dayanağını doğrudan bağlayıcı olmasa da etkileyecek nitelikte olabilir. Danıştay kararlarına bakıldığında; ceza mahkûmiyet kararlarının idarenin disiplin soruşturması sürecinde doğrudan bağlayıcılığının bulunmadığı ancak kişinin bu suçu işleyip işlemediği ceza mahkemesince verilecek karar sonucunda belirlenebileceğinden ceza yargılaması neticesinde verilen kararın dikkate alınacağı belirtilmektedir.

Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nda açıkça suç olarak tanımlanmış ise disiplin cezası hakkında karar verilmesi için mevcut deliller yeterli görülmeyerek ceza mahkemesi kararına ihtiyaç duyulduğu kanaati oluşmuşsa, disiplin cezasına konu fiilin hukuki denetiminden önce ceza mahkemesi kararının kesinleşmesinin beklenmesi gerekmektedir. Bu durumda idare tarafından, ceza yargılaması neticesinde verilecek karar kesinleştikten sonra disiplin cezasına ilişkin değerlendirme yapılır.

Tüm bu huşular somut olaya göre uyarlandığında farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. Dolayısıyla disiplin soruşturması sürecinde tarafın hak kaybına uğramaması açısından hukuki destek alması büyük önem taşımaktadır.

 

HUKUKİ YARDIM

Hukuki uyuşmazlıklar, niteliği ve kapsamı ne olursa olsun, teknik değerlendirme ve uzmanlık gerektiren süreçlerdir. Özellikle, idare hukuku ve ceza hukuku alanında ortaya çıkan ihtilaflar; hak kaybı yaşanmaması, sürecin doğru yönetilmesi ve etkili hukuki koruma sağlanması açısından profesyonel destek gerektirmektedir.

Ankara’da bulunan SEL-ER Hukuk Bürosu, başta idare hukuku ve ceza hukuku olmak üzere; disiplin soruşturmaları, kamu görevlilerine ilişkin işlemler, iptal ve tam yargı davaları, ceza soruşturma ve kovuşturma süreçleri, ayrıca özel hukuk ve diğer tüm hukuki uyuşmazlıklarda danışmanlık ve temsil hizmeti sunmaktadır.

Her somut olayın kendine özgü koşulları bulunduğundan, hukuki sürecin stratejik ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması önem arz eder. Bu kapsamda, uyuşmazlıkların önleyici hukuk anlayışıyla değerlendirilmesi, dava öncesi danışmanlık hizmeti alınması ve gerektiğinde yargısal süreçlerin etkin şekilde yürütülmesi, hak ve menfaatlerin korunması bakımından belirleyici rol oynamaktadır.

Hukuki destek ihtiyacı bulunan kişi ve kurumlar, uyuşmazlıklarının niteliğine uygun çözüm yollarının belirlenmesi ve sürecin profesyonel biçimde yürütülmesi bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Sosyal Güvenlik Hakkının Yasal Dayanakları

Türk hukukunda sosyal güvenlik hakkı belirli güvencelerle garanti altına alınmış, Anayasanın 60. Maddesinde ise herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Bu ilke uyarınca sosyal güvenlik hakkı; herkese tanınan, kişiye sıkı sıkıya bağlı, devredilemez ve vazgeçilemez, devlete önemli yükümlülükler yükleyen ekonomik ve sosyal bir anayasal haktır. Sosyal devlet ilkesine göre devlet, vatandaşların yaşlılık, hastalık, malullük gibi durumlarda asgari geçim ve yaşam standardını korumakla yükümlüdür. Sosyal güvenlik hakkının amaçlarından biri ise bireylerin çalışma gücünü kaybetmesi veya yaşlanması durumunda insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmesini sağlamaktır.

Ancak hukukumuzda bir işverene bağlı SGK 4/1-(a) veya 4/1-(c) bendi kapsamında çalışan kişilerin, kendi işini kurarak 4/1-(b) bendi kapsamında Bağ-Kur kapsamına girdiklerinde kişilerin rızası olmadan hizmet birleştirilmesi yapılarak “Son Yedi Yıl” kuralına göre Bağ-Kur üzerinden emekli aylığı bağlanmakta ve bu durum kişilerin miktar olarak daha az emekli aylığı almasına sebep olmaktadır. Nitekim sigortalının uzun yıllar boyunca tabi olduğu sigortalılık statüsünden doğan emeklilik hakkının, son dönemde gerçekleşen hizmet niteliği esas alınarak ve önceki hizmetleri ile kazanılmış emeklilik koşulları göz ardı edilerek sigortalı aleyhine sonuç doğuracak şekilde belirlenmesi, sosyal güvenlik hakkının amacıyla da bağdaşmamaktadır.

Aylık Bağlanmasında 5510 Sayılı Kanun Öncesi ve Sonrası

Emeklilik statüsünün ve kişilerin hangi kurum şartlarına tabi olacağının belirlenmesinde 5510 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarih emekli aylığının bağlanması açısından kritik bir önem taşımaktadır. 5510 Sayılı Kanun 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girmiş ve yürürlüğe girmeden önce uygulanan 2829 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması geçici 2 ve 4. Maddelerle hüküm altına alınmıştır.

5510 Sayılı Kanuna göre kanunun yürürlük tarihinden önce farklı sosyal güvenlik kurumlarına ya da bu Kanunda belirtilen sigortalılık hallerinden birden fazlasında sigortalı olup aylık bağlanması talebinde bulunanlara esas alınacak kanunun 2829 sayılı Kanun hükümlerine göre belirleneceği düzenlenmiştir.

5510 Sayılı Kanun ve Mülga 2829 Sayılı Kanun Arasındaki Farklar

5510 Sayılı Kanuna göre 1 Ekim 2008 öncesi sigortalılığın tespitinde 2829 Sayılı Kanun hükümleri uygulanacak ve sigortalıların kazanılmış hakları korunacaktır.

2829 Sayılı Kanuna göre birleştirilmiş hizmet süreleri üzerinden aylık bağlanırken son yedi yıllık fiili hizmet süresi içinde fiili hizmet süresi fazla olan kurumca, ancak, kanunda sayılı istisna hallerinde (malullük, ölüm, yaş haddinden re’sen emekli olma, süresi kanunla belirlenen vazifelere atanma veya seçilme ve bağlı oldukları kurumun kanunla değiştirilmesi) tabi oldukları son kurumca, kendi mevzuatına göre aylık bağlanacağı düzenlenmiştir.

2829 Sayılı Kanunda yer alan uygulamaya göre sigorta statüsünün tespitinde  ve aylığı bağlayıp ödeyecek Kurumun tayininde, sigortalıların emeklilik geriye doğru prim veya kesenek ödenerek geçen son yedi yıllık fiili hizmet (360×7=2520 gün)süresi esas alınarak işlem yapılacaktır. Ancak “fiili hizmet süresi” ifadesinin prim ödenerek geçirilen süre anlamını taşıyacağına dikkat çekmek gerekir. Kısacası 1 Ekim 2008 öncesi sigorta girişi olanlar için sigorta statüsünün tespitinde, son yedi yıl içinde hangi sigortalılık statüsü fazla ise o statü esas alınarak aylık bağlanacaktır.

1 Ekim 2008 sonrası sigorta girişi olanlar için ise 5510 Sayılı Kanun hükümleri uygulama alanı bulacak ve bu sistemde son 2520 gün kuralı uygulanmayacaktır. Bu sisteme göre çalışma hayatının tamamındaki tüm prim günleri toplanır, hizmet süreleri birleştirilir ve toplamda en çok hangi statüde prim ödenmişse emeklilik işlemi o statünün kurallarına göre tesis edilir.

Yüksek Mahkeme Kararlarında Hizmet Sürelerinin Birleştirilmesi Hukuka Aykırı Kabul Edilmiştir.

Yargıtay ve Danıştay içtihatları uyarınca yaşlılık aylığı bağlanmışsa da sigortalının tek başına bir sosyal güvenlik kurumuna tabi hizmet süresi, o kurumdan yaşlılık aylığı bağlanmasına yeterli ise, yalnızca farklı statülerde hizmet bulunması nedeniyle hizmet birleştirilmesine gidilmesi zorunlu değildir.

Zira 2829 Sayılı Kanunda da kurumlara tabi çeşitli işlerde çalışmış olanların hizmet sürelerinin, aynı tarihlere rastlamamak kaydıyla bu kanuna göre aylık bağlanmasına hak kazanıldığında birleştirileceği, ancak, hizmet süreleri toplamının aylık bağlanmasına yeterli olmaması halinde, bu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Danıştay’ın bir kararında; “(…) farklı sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi hizmetleri bulunan ilgililerin, ancak bu hizmetlerin birleştirilmesi halinde aylık bağlanmasına hak kazanmaları durumunda hizmet birleştirilmesinin zorunlu olduğu ve bu uygulamaya göre tabi oldukları sosyal güvenlik kurumunun belirleneceği açıktır.

Davacının emekli olmak istediği tarih itibarıyla emekli olmak için aranan şartları birleştirilmiş hizmet süreleri de dahil olmak üzere taşıdığı anlaşıldığından, aylık bağlanmasına esas yıl ve yaş şartını haiz davacının, BAĞ-KUR sigortalısı olarak çalıştığı 3 yıl 4 ay 5 günlük hizmet süresinin birleştirilmesi talebi olmadığı da dikkate alındığında , davacının emeklilik işleminin iptal edilerek, emekli edilmesinin BAĞ-KUR prim borcunun ödenmesi koşuluna bağlanması ve yapılan  ödemelerin tarafına borç çıkartılmasına ilişkin olarak tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmamaktadır.” şeklinde karar verilmiştir.

Yargıtay’ın bir kararında ise bu husus şöyle vurgulanmıştır: “İlk Derece Mahkemesinin 07.05.2019 tarihli ve 2017/195 Esas, 2019/195 Karar sayılı kararı ile; davacının 6730 gün SSK, 450 gün Emekli Sandığı ve 2092 gün Bağ-Kur prim gün sayısının bulunduğu, tahsis talep tarihi itibariyle son 7 yılda Bağ-Kur sigortalılığı fazla olduğundan davacıya Bağ-Kur kapsamında yaşlılık aylığı bağlandığı, davacının Bağ-Kur hizmetleri olmaksızın aylık bağlanmasına ilişkin Kuruma yaptığı zorunlu başvurunun reddedildiği, emsal kararlarda da belirtildiği üzere sigortalının hizmet birleştirmesine zorlanamayacağı ve iradesine üstünlük tanınması gerektiğinden davacıya Bağ-Kur hizmetleri dikkate alınmadığı takdirde son 7 yıllık süre içerisinde SSK hizmetleri fazla olduğundan 506 sayılı yasa kapsamında aylık bağlanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne (…) karar verilmiştir.

Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının talebi Bağ-Kur hizmetleri dikkate alınmaksızın SSK hizmetleri kapsamında yaşlılık aylığı bağlanmasına ilişkin olup yargılamada Emekli Sandığı hizmetlerinin aylık bağlanırken kapsam dışı bırakılması talep edilmemiştir.”

Anılan kararlarla emeklilik başvuru tarihindeki hizmet süresi itibarıyla 4/1-(c) veya 4/1-(b) kapsamında yaşlılık aylığı bağlanması için gerekli şartları taşıyan kişilerin, son yedi yıllık hizmet süresinde 4/1-(b) kapsamında çalışmış olmasını esas alınarak 4/1-(b) kapsamında aylık bağlaması nedeniyle, sahip olduğu emeklilik hakkından farklı ve aleyhine sonuçlar doğuran bir sigortalılık statüsüne tabi tutulması engellenmiştir.

Kamu Denetçiliği Kurumunun tavsiye kararlarında ise ancak hizmetlerin birleştirilmesi halinde aylık bağlanmasına hak kazanmaları durumunda hizmet birleştirilmesinin zorunlu olduğu ve bu uygulamaya göre tabi oldukları sosyal güvenlik kurumunun belirleneceği, tek başına bir çalışmanın aylık bağlanmasına yeterli olması halinde kişinin, tüm sosyal güvenlik kurumlarına tabi hizmet sürelerini birleştirmeye zorlanamayacağı vurgulanmıştır. Ancak Kamu Denetçiliği Kurumu’nun tavsiye nitelikteki kararlarının kurumlar açısından bağlayıcı olmadığına dikkat edilmelidir.

SONUÇ

Sosyal güvenlik hakkı, Anayasa’nın 60. maddesiyle güvence altına alınan, kişiye sıkı sıkıya bağlı ve devredilemez nitelikte anayasal bir haktır. Ancak uygulamada, özellikle 1 Ekim 2008 öncesi sigorta girişi olan bireyler açısından bir işverene bağlı SGK 4/1-(a) veya 4/1-(c) bendi kapsamında çalışan kişilerin, kendi işini kurarak 4/1-(b) bendi kapsamında Bağ-Kur kapsamına girdiklerinde kişilerin rızası olmadan zorunlu hizmet birleştirmesi yapılması ve sigortalıların iradesi dışında daha az avantajlı olan Bağ-Kur (4/1-b) statüsünden emekliliğe sevk edilmesi, sosyal devlet ilkesi ve kazanılmış hakların korunması esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik içtihatları; sigortalının tek bir kurum kapsamındaki prim gün sayısının emeklilik için yeterli olması hâlinde hizmet birleştirmesine zorlanamayacağını ve kişinin iradesine üstünlük tanınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca Danıştay da farklı sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi hizmetleri bulunan ilgililerin, ancak bu hizmetlerin birleştirilmesi halinde aylık bağlanmasına hak kazanmaları durumunda hizmet birleştirilmesinin zorunlu olduğunu vurgulamıştır. Söz konusu uygulamanın bireylerin çalışma gücünü kaybetmesi veya yaşlanması durumunda insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmesini sağlama amacı taşıdığı ve bireylerin bu şekilde mağduriyetlerinin giderildiği açıkça ortadadır.

Sanal bahis, son yıllarda yalnızca siviller arasında değil kamu görevlileri bakımından da ciddi sonuçlar doğuran bir alan hâline gelmiştir. Özellikle kolluk personeli ve askerî personel açısından konu yalnızca idari para cezası ile sınırlı kalmayıp disiplin hukukunu da doğrudan ilgilendirmektedir.

Önemle belirtmek gerekir ki, yasa dışı bahis nedeniyle idari para cezası alınması tek başına meslekten çıkarma anlamına gelmez. Ancak durumun kurum amirleri tarafından öğrenilmesi hâlinde disiplin süreci başlatılması kuvvetle muhtemeldir.

Kolluk Personeli Açısından 7068 Sayılı Kanun

Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun;

personelinin tamamı hakkında uygulanmaktadır.

Bu Kanuna göre, kanuni yetkiye dayanmaksızın spor müsabakalarına dayalı bahis veya şans oyunu oynayan personel hakkında 20 ay süreli uzun süreli durdurma cezası verilebilmektedir.

Ayrıca bu ceza ile birlikte brüt aylığın 1/3 ila 1/2 oranında kesilmesi söz konusu olmaktadır.

Bu yaptırım, disiplin hukuku bakımından “hafif” kabul edilen düzenlemelerden biridir. Çünkü Kanun’da daha ağır sonuçlar öngören hükümler de mevcuttur.

İhraç Sonucunu Doğurabilecek Haller

7068 sayılı Kanun’un 8/6 bentlerinde;

halleri meslekten çıkarma cezası gerektiren fiiller arasında sayılmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Tek seferlik bahis oynanması ile “alışkanlık hâline getirme” veya “göreve zarar verecek derecede düşkünlük” aynı şey değildir. İhraç için genellikle süreklilik, bağımlılık ve görev performansına yansıma aranır.

TSK Personeli Açısından 6413 Sayılı Kanun

Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu hükümleri askerî personel bakımından ayrıca uygulanır.

i.Kışla İçinde Kumar

Kanunun 19. maddesinde, askerî mahal içinde kumar oynanması “hizmet yerini terk etmeme” cezasını gerektiren disiplinsizlik olarak düzenlenmiştir.

Bu düzenleme hazırlanırken fiziki kumar esas alınmış olup, internet üzerinden oynanan sanal bahis açıkça düzenlenmemiştir. Ancak uygulamada, eğer eylem askerî mahal içerisinde gerçekleşmişse bu madde kapsamında değerlendirme yapılabilmektedir.

ii.Aşırı Borçlanma ve Ahlaki Zayıflık

Kanunun 20. maddesi ise daha ağır sonuçlar doğurur. Buna göre;

Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezasını gerektirebilir.

Burada belirleyici kriterler şunlardır:

Sadece bir veya birkaç idari para cezası alınmış olması otomatik olarak ihraç anlamına gelmez. Ancak birden fazla işlem, yüksek meblağlı borçlar ve disiplin soruşturması dosyasına yansıyan olumsuzluklar birlikte değerlendirilirse ihraç süreci gündeme gelebilir.

İdari Para Cezası Alınması Halinde Süreç Nasıl İşler?

Yasa dışı bahis nedeniyle idari para cezası genellikle Kabahatler Kanunu kapsamında uygulanır.

Bu cezanın kesinleşmesi hâlinde bilgi, ilgili kurumlara ulaşabilmektedir. Kurum tarafından:

  1. Ön inceleme başlatılabilir
  2. Disiplin soruşturması açılabilir
  3. Savunma istenir
  4. Dosya disiplin kuruluna sevk edilir

Her dosya kendi somut şartlarına göre değerlendirilir.

Önemli Ayrım

🔹 Tek seferlik idari para cezası → Her zaman ihraç anlamına gelmez.
🔹 Süreklilik + borçlanma + görev etkisi → İhraç riskini ciddi şekilde artırır.
🔹 Askerî mahal içinde bahis → Ek disiplin yaptırımı doğurabilir.

Sonuç

Sanal bahis, askerî ve kolluk personeli bakımından yalnızca bir “kabahat” olarak kalmayabilir; disiplin hukuku açısından ağır sonuçlar doğurabilir.

Özellikle:

gibi unsurların bulunması hâlinde meslekten ayırma dahil en ağır yaptırımlar gündeme gelebilmektedir.

Bu nedenle somut olayın detayları incelenmeden kesin bir değerlendirme yapılması doğru değildir. Disiplin soruşturması başlatılmışsa sürecin başından itibaren hukuki destek alınması hak kayıplarının önüne geçilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.

HUKUKİ YARDIM

Hukuki uyuşmazlıklar, niteliği ve kapsamı ne olursa olsun, teknik değerlendirme ve uzmanlık gerektiren süreçlerdir. Özellikle idare hukuku ve ceza hukuku alanında ortaya çıkan ihtilaflar; hak kaybı yaşanmaması, sürecin doğru yönetilmesi ve etkili hukuki koruma sağlanması açısından profesyonel destek gerektirmektedir.

Ankara’da bulunan SEL-ER Hukuk Bürosu, başta idare hukuku ve ceza hukuku olmak üzere; disiplin soruşturmaları, kamu görevlilerine ilişkin işlemler, iptal ve tam yargı davaları, ceza soruşturma ve kovuşturma süreçleri, ayrıca özel hukuk ve diğer tüm hukuki uyuşmazlıklarda danışmanlık ve temsil hizmeti sunmaktadır.

Her somut olayın kendine özgü koşulları bulunduğundan, hukuki sürecin stratejik ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması önem arz eder. Bu kapsamda, uyuşmazlıkların önleyici hukuk anlayışıyla değerlendirilmesi, dava öncesi danışmanlık hizmeti alınması ve gerektiğinde yargısal süreçlerin etkin şekilde yürütülmesi, hak ve menfaatlerin korunması bakımından belirleyici rol oynamaktadır.

Hukuki destek ihtiyacı bulunan kişi ve kurumlar, uyuşmazlıklarının niteliğine uygun çözüm yollarının belirlenmesi ve sürecin profesyonel biçimde yürütülmesi bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Kişilerin özel yaşam alanı yalnızca fiziksel mahremiyetle sınırlı değildir; bireylerin belirli bir çevre içinde kalacağını düşünerek gerçekleştirdikleri sözlü iletişim de ceza hukuku koruması altındadır. Bu bağlamda kişiler arasındaki konuşmaların hukuka aykırı şekilde dinlenmesi, kaydedilmesi veya ifşa edilmesi fiilleri suç olarak düzenlenmiştir.

Bu suç tipi, Türk Ceza Kanunu’nun 133. maddesinde düzenlenmiş olup, Kanun’un “Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” bölümünde yer almaktadır. Düzenlemenin amacı, bireylerin belirli bir güven ilişkisi içinde gerçekleştirdikleri ve üçüncü kişilere açık olmayan sözlü iletişimi korumaktır.

  1. Korunan Hukuki Değer

Madde ile korunan temel hukuki değer, bireylerin özel iletişim alanına duydukları güvendir. Kişi, belirli bir ortamda yaptığı konuşmanın yalnızca muhataplarıyla sınırlı kalacağı beklentisi içerisindedir. Bu beklentinin ihlali, yalnızca özel hayatın değil aynı zamanda kişisel bütünlüğün ve iletişim özgürlüğünün de zedelenmesi anlamına gelir.

Burada korunmak istenen husus, konuşmanın içeriğinden ziyade konuşmanın gizli kalacağına ilişkin iradedir. Dolayısıyla içerik önemsizdir; gündelik bir sohbet de suçun konusunu oluşturabilir.

  1. Suçun Maddi Unsurları
  2. Fail

Madde kapsamında fail bakımından özel bir nitelik aranmaz. Herkes bu suçun faili olabilir.

Ancak maddenin birinci fıkrasında fail, konuşmanın tarafı olmayan üçüncü kişidir. İkinci fıkrada ise söyleşinin taraflarından biri fail olabilir.

  1. Mağdur

Mağdur, aleni olmayan konuşmanın tarafı olan kişilerdir. Konuşmanın tüm katılımcıları suçtan zarar gören konumundadır.

  1. Suçun Konusu: Aleni Olmayan Konuşma

Bir konuşmanın TCK m.133 kapsamında değerlendirilebilmesi için:

gerekmektedir.

Aleniyet, objektif bir ölçüte göre belirlenir. Herkesin duyabileceği bir ortamda yapılan konuşma bu kapsamda değerlendirilemez. Örneğin kalabalık bir meydanda yüksek sesle yapılan tartışma “aleni olmayan konuşma” sayılmaz.

III. Seçimlik Hareketler

TCK m.133 üç ayrı fiili suç olarak düzenlemiştir.

  1. Üçüncü Kişinin Dinlemesi veya Kaydetmesi (m.133/1)

Konuşmanın tarafı olmayan bir kişinin, aleni olmayan bir konuşmayı teknik araçla dinlemesi veya kayda alması bu kapsamda değerlendirilir.

Burada önemli olan, konuşmanın tarafı olunmamasıdır. Gizlice ortamda bulunarak dinleme veya teknik cihaz kullanma arasında fark yoktur.

Ceza: 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası.

  1. Söyleşinin Tarafınca Kaydedilmesi (m.133/2)

Bu fıkra, en az üç kişinin katıldığı aleni olmayan bir söyleşide, katılımcılardan birinin diğerlerinin rızası olmaksızın kayıt yapmasını suç saymaktadır.

Kanun koyucu burada iki kişilik konuşma ile çok taraflı söyleşi arasında ayrım yapmıştır. İki kişi arasındaki konuşmanın tarafça kaydedilmesi bu fıkra kapsamında değildir.

Ceza: 6 aydan 2 yıla kadar hapis veya adli para cezası.

  1. Kaydın Hukuka Aykırı İfşası (m.133/3)

Aleni olmayan konuşmalara ilişkin kayıtların üçüncü kişilere açıklanması ayrıca cezalandırılmaktadır. Kayıt hukuka uygun şekilde elde edilmiş olsa dahi, ifşanın hukuka aykırı olması suçun oluşması için yeterlidir.

İfşa; sosyal medya paylaşımı, basın açıklaması veya sınırlı sayıda kişiye gönderim şeklinde gerçekleşebilir.

Ceza: 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve adli para cezası.

  1. Manevi Unsur

Suç kasten işlenebilir. Failin, konuşmanın aleni olmadığını bilmesi ve buna rağmen dinleme veya kayıt gerçekleştirmesi gerekir.

Olası kast mümkündür. Taksirle işlenmesi mümkün değildir.

  1. Benzer Suçlarla Ayrım

Bu suç tipi sıklıkla aşağıdaki düzenlemelerle karıştırılmaktadır:

Telefon görüşmelerinin kayda alınması çoğu durumda m.132 kapsamında değerlendirilir. Çünkü burada yüz yüze konuşma değil, haberleşme söz konusudur.

  1. Hukuka Uygunluk Halleri ve Delil Tartışması

Uygulamada en çok tartışılan konu, mağdurun kendisine yönelen bir suç fiilini ispat amacıyla yaptığı kaydın hukuki niteliğidir.

Ani gelişen, başka türlü delil elde etme imkânı bulunmayan ve yalnızca yetkili mercilere sunulmak üzere yapılan kayıtların bazı içtihatlarda hukuka uygun kabul edildiği görülmektedir.

Ancak:

kayıtlar hukuka aykırı kabul edilmektedir.

VII. Usul Hukuku Boyutu

VIII. Disiplin Hukuku ve Memuriyet Etkisi

Bu suçtan mahkûmiyet, özellikle kamu görevlileri açısından ayrıca disiplin hukuku sonuçları doğurabilir. Kamu görevlisinin görev ortamında gizli kayıt yapması, ceza sorumluluğunun yanında idari soruşturmayı da gündeme getirir.

Devlet memurları bakımından fiilin niteliğine göre kademe ilerlemesinin durdurulması veya memuriyetten çıkarma yaptırımı söz konusu olabilir.

  1. Banka, Şirket ve Kurumsal Toplantı Kayıtları

Kurumsal ortamlarda yapılan toplantı kayıtları bakımından da m.133 uygulama alanı bulabilir. Özellikle rıza alınmadan yapılan ses kayıtları hukuka aykırı sayılabilir.

Banka görüşmeleri ve müşteri temsilcisi kayıtları ise genellikle önceden bilgilendirme yapıldığı için hukuka uygunluk zemini bulur. Ancak bilgilendirme yapılmadan alınan kayıtlar suç teşkil edebilir.

  1. Uygulamada Sık Yapılan Hatalar

TCK m.133 uygulamasında gerek soruşturma aşamasında gerekse kovuşturma sürecinde bazı sistematik hatalarla karşılaşılmaktadır. Bu hatalar çoğu zaman suç vasfının yanlış belirlenmesine ve delilin hukuka aykırı sayılmasına yol açmaktadır.

1️⃣ İki Kişilik Konuşmaların Yanlış Madde Kapsamında Değerlendirilmesi

En sık yapılan hata, iki kişi arasındaki yüz yüze konuşmanın taraflardan biri tarafından kaydedilmesini doğrudan TCK m.133 kapsamında değerlendirmektir. Oysa kanun koyucu, ikinci fıkrada açıkça “söyleşi” ifadesini kullanarak en az üç kişilik katılımı esas almıştır.

Bu tür olaylarda çoğu zaman hukuki tartışma m.133 değil, şartları varsa özel hayatın gizliliğini ihlal suçu çerçevesinde yürütülmelidir.

2️⃣ Telefon Görüşmelerinin Yanlış Vasfı

Telefon konuşmaları yüz yüze iletişim değildir. Bu nedenle telefon kaydı çoğu durumda kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi suçu değil, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilmelidir.

Suç tiplerinin birbirine karıştırılması, iddianamenin hatalı kurulmasına ve hükmün bozulmasına sebebiyet verebilmektedir.

3️⃣ “Her Delil Amaçlı Kayıt Hukuka Uygundur” Yanılgısı

Uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir diğer hata, mağdurun yaptığı her kaydın otomatik olarak hukuka uygun kabul edilmesidir. Oysa hukuka uygunluk ancak:

şartlarının birlikte gerçekleşmesi halinde gündeme gelebilir.

Önceden planlanmış ve delil üretmeye yönelik kayıtlar hukuka aykırı kabul edilmektedir.

4️⃣ İfşa Unsurunun Göz Ardı Edilmesi

Kayıt hukuka aykırı elde edilmemiş olsa dahi, üçüncü kişilere yayılması ayrı bir suç oluşturabilir. Özellikle sosyal medya paylaşımları bakımından m.133/3 kapsamında bağımsız sorumluluk doğmaktadır.

5️⃣ Kurumsal Ortamlarda Rıza Varsayımı

İş yerlerinde veya kurumsal toplantılarda yapılan kayıtların otomatik olarak hukuka uygun olduğu düşüncesi yanlıştır. Açık ve bilgilendirilmiş rıza yoksa, kayıt suç teşkil edebilir.

Profesyonel Hukuki Destek Neden Önemlidir?

TCK m.133 kapsamında yapılacak değerlendirmeler teknik ayrımlar içerdiğinden, suç vasfının doğru belirlenmesi hayati önemdedir.

Özellikle:

gibi konular uzmanlık gerektirir.

Bu nedenle, somut olayın özelliklerine göre stratejik savunma veya hukuki danışmanlık sürecinde SELER Avukatlık Bürosu’nun deneyim ve uzmanlığından destek alınması, hak kaybı yaşanmaması bakımından önem arz etmektedir.

XII. Karşılaştırmalı Analiz ve Tablo

Aşağıda TCK m.133 ile benzer suç tipleri arasındaki temel farklar karşılaştırmalı olarak gösterilmiştir:

Kriter TCK m.133 TCK m.132 TCK m.134
Korunan Alan Aleni olmayan yüz yüze konuşma Haberleşme (telefon, mesaj vb.) Özel hayatın gizli alanı
İletişim Türü Yüz yüze sözlü iletişim Uzaktan iletişim Görüntü, ses, yaşam alanı
Tarafın Kaydı Sadece 3+ kişilik söyleşide suç Genellikle suç Somut olaya göre değişir
İfşa Ayrı suç olarak düzenlenmiş Ayrı düzenleme mevcut Ayrı düzenleme mevcut
Şikâyet Şikâyete bağlı Şikâyete bağlı Şikâyete bağlı

Üçlü Ayrımın Uygulamadaki Önemi

Uygulamada doğru suç vasfının belirlenmesi için şu sorular sistematik şekilde sorulmalıdır:

  1. İletişim yüz yüze mi, yoksa telefon/mesaj yoluyla mı gerçekleşti?
  2. Konuşma en az üç kişi arasında mı yapıldı?
  3. Fail konuşmanın tarafı mı, üçüncü kişi mi?
  4. Kayıt üçüncü kişilere aktarıldı mı?
  5. Hukuka uygunluk iddiası mevcut mu?

Bu sorulara verilecek cevaplar, doğrudan uygulanacak maddeyi belirlemektedir.

 

Genel Değerlendirme

TCK m.133, uygulamada en çok suç vasfı karışıklığı yaşanan düzenlemelerden biridir. Yanlış madde uygulaması hem sanık hem mağdur açısından ciddi sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle;

titizlikle analiz edilmelidir.

Ceza hukuku teknik bir alandır ve özellikle dijital çağda ses kayıtları üzerinden yürüyen uyuşmazlıklarda uzman hukuki değerlendirme yapılması kaçınılmazdır.

HUKUKİ YARDIM

Hukuki uyuşmazlıklar, niteliği ve kapsamı ne olursa olsun, teknik değerlendirme ve uzmanlık gerektiren süreçlerdir. Özellikle idare hukuku ve ceza hukuku alanında ortaya çıkan ihtilaflar; hak kaybı yaşanmaması, sürecin doğru yönetilmesi ve etkili hukuki koruma sağlanması açısından profesyonel destek gerektirmektedir.

Ankara’da bulunan SEL-ER Hukuk Bürosu, başta idare hukuku ve ceza hukuku olmak üzere; disiplin soruşturmaları, kamu görevlilerine ilişkin işlemler, iptal ve tam yargı davaları, ceza soruşturma ve kovuşturma süreçleri, ayrıca özel hukuk ve diğer tüm hukuki uyuşmazlıklarda danışmanlık ve temsil hizmeti sunmaktadır.

Her somut olayın kendine özgü koşulları bulunduğundan, hukuki sürecin stratejik ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması önem arz eder. Bu kapsamda, uyuşmazlıkların önleyici hukuk anlayışıyla değerlendirilmesi, dava öncesi danışmanlık hizmeti alınması ve gerektiğinde yargısal süreçlerin etkin şekilde yürütülmesi, hak ve menfaatlerin korunması bakımından belirleyici rol oynamaktadır.

Hukuki destek ihtiyacı bulunan kişi ve kurumlar, uyuşmazlıklarının niteliğine uygun çözüm yollarının belirlenmesi ve sürecin profesyonel biçimde yürütülmesi için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Askerlik hizmeti, Türk hukuk sisteminde hem anayasal bir görev hem de kamu hizmeti niteliği taşıyan önemli bir yükümlülüktür. Bu hizmet sırasında asker kişiler çoğu zaman yüksek risk altında görev yapmakta, eğitim faaliyetleri, operasyonel görevler veya askeri disiplin faaliyetleri sırasında çeşitli yaralanmalar meydana gelebilmektedir. Bu yaralanmalar kimi zaman geçici sağlık sorunlarına yol açarken kimi zaman da kalıcı sakatlık, maluliyet veya hayat boyu sürecek sağlık problemlerine neden olabilmektedir.

Uygulamada sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri, askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmalar nedeniyle ortaya çıkan zararların nasıl tazmin edileceği ve bu süreçte hangi hukuki yolların izlenmesi gerektiğidir. Pek çok asker veya asker ailesi, bu tür durumlarda hangi haklara sahip olduklarını bilmemekte ya da yanlış yönlendirmeler nedeniyle haklarını tam olarak kullanamamaktadır.

Bu makalede askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmalar nedeniyle açılabilecek tazminat davaları; hukuki dayanakları, dava türleri, başvuru süreçleri ve uygulamada karşılaşılan sorunlar çerçevesinde kapsamlı şekilde ele alınacaktır.

  1. Askeri Görev Sırasında Yaralanma Nedir?

Askeri görev sırasında yaralanma, asker kişinin askeri hizmetin ifası sırasında veya bu hizmetle bağlantılı faaliyetler esnasında meydana gelen fiziksel veya psikolojik zararları ifade eder.

Bu yaralanmalar genellikle şu durumlarda ortaya çıkmaktadır:

Özellikle son yıllarda askeri eğitim faaliyetlerinin yoğunluğu ve kullanılan ekipmanların riskli yapısı nedeniyle yaralanma vakalarının sayısı azımsanmayacak düzeydedir.

Bu tür durumlarda asker kişilerin uğradığı zararlar yalnızca sağlık giderlerinden ibaret değildir. Yaralanma sonucunda;

Gibi ciddi sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

  1. Askeri Yaralanmalarda Devletin Hukuki Sorumluluğu

Türk hukukunda idarenin sorumluluğu genel olarak iki temel ilkeye dayanır:

Askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmalar çoğu zaman bu iki sorumluluk türünden biri kapsamında değerlendirilir.

Hizmet Kusuru

Hizmet kusuru, idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi yerine getirmemesi nedeniyle ortaya çıkan zararlarda söz konusu olur.

Askeri görev sırasında yaralanmaya yol açabilecek hizmet kusuru örnekleri şunlardır:

Bu tür durumlarda devlet, ortaya çıkan zarardan sorumlu tutulabilir.

Kusursuz Sorumluluk (Risk İlkesi)

Bazı durumlarda ise idarenin açık bir kusuru bulunmasa dahi faaliyetlerin doğası gereği ortaya çıkan riskler nedeniyle devlet sorumlu tutulabilir.

Askeri hizmet, doğası gereği riskli bir kamu hizmetidir. Bu nedenle uygulamada askeri görev sırasında meydana gelen birçok yaralanma vakasında risk ilkesi kapsamında tazminat sorumluluğu doğabilmektedir.

  1. Askeri Yaralanmalarda Açılabilecek Davalar

Askeri görev sırasında yaralanan personel veya askerlik hizmeti sırasında yaralanan er ve erbaşlar için farklı hukuki yollar bulunmaktadır.

Başlıca dava türleri şunlardır:

Maddi tazminat, yaralanma nedeniyle ortaya çıkan ekonomik zararların karşılanmasını amaçlar.

Bu kapsamda talep edilebilecek zarar kalemleri şunlardır:

Özellikle kalıcı sakatlık durumlarında maddi tazminat miktarı oldukça yüksek olabilmektedir.

Manevi tazminat ise kişinin yaşadığı acı, elem ve psikolojik zararların telafisini amaçlamaktadır.

Askeri yaralanma vakalarında manevi tazminat özellikle şu durumlarda talep edilmektedir:

Mahkemeler manevi tazminatı belirlerken olayın ağırlığını, yaralanmanın etkisini ve kişinin yaşamındaki değişimi dikkate almaktadır.

  1. Yaralanma Sonrası Vazife Malullüğü Meselesi

Askeri görev sırasında meydana gelen bazı yaralanmalar vazife malullüğü kapsamında değerlendirilebilmektedir.

Vazife malullüğü şu durumlarda ortaya çıkar:

Bu durumda ilgili kişiye çeşitli haklar tanınmaktadır:

Ancak uygulamada vazife malullüğü kararları çoğu zaman tartışmalı olabilmekte ve idare tarafından verilen kararlar yargı denetimine konu olabilmektedir.

  1. Yaralanma Sonrasında İzlenmesi Gereken Hukuki Süreç

Askeri görev sırasında yaralanan kişilerin haklarını kaybetmemesi için belirli adımların dikkatli şekilde takip edilmesi gerekir.

Olayın Resmi Kayda Geçirilmesi

Yaralanmanın askeri görev sırasında meydana geldiğinin belgelenmesi son derece önemlidir.

Bu nedenle:

Mutlaka temin edilmelidir.

Sağlık Kurulu Raporları

Yaralanmanın kalıcı etkilerini ortaya koyan sağlık kurulu raporları tazminat davalarında en önemli delillerden biridir.

İdareye Başvuru

İdare aleyhine dava açmadan önce genellikle idareye yazılı başvuru yapılması gerekmektedir.

Bu başvuruda:

açık şekilde belirtilmelidir.

İdari Yargıda Dava Açılması

İdarenin başvuruyu reddetmesi veya cevap vermemesi durumunda idari yargıda tam yargı davası açılması mümkündür.

  1. Uygulamada En Sık Yapılan Hatalar

Askeri yaralanma vakalarında hak kayıplarına yol açan bazı hatalar oldukça sık görülmektedir.

Hak Düşürücü Sürelerin Kaçırılması

İdari davalarda süreler son derece önemlidir. Sürelerin kaçırılması halinde dava açma hakkı ortadan kalkabilir.

Olayın Yanlış Nitelendirilmesi

Bazı vakalarda yaralanma “kişisel kusur” olarak değerlendirilmekte ve bu nedenle tazminat talepleri reddedilmektedir. Oysa olayın hukuki niteliğinin doğru belirlenmesi gerekir.

Eksik Delil Sunulması

Sağlık raporları ve olay tutanaklarının eksik olması davanın olumsuz sonuçlanmasına neden olabilir.

  1. Yargı Kararlarında Askeri Yaralanma Davaları

Yargı kararları incelendiğinde askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmaların önemli bir kısmında idarenin sorumlu tutulduğu görülmektedir.

Mahkemeler özellikle şu hususları değerlendirmektedir:

Bu değerlendirmeler sonucunda idare aleyhine ciddi tazminat kararları verilebilmektedir.

  1. Askeri Yaralanma Davalarının Önemi

Bu tür davalar yalnızca bireysel zararların giderilmesini sağlamaz. Aynı zamanda kamu idaresinin güvenli hizmet sunma yükümlülüğünü güçlendirir.

Verilen tazminat kararları;

katkı sağlamaktadır.

Sonuç

Askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmalar, asker kişilerin yaşamını derinden etkileyebilen ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu tür durumlarda hukuki hakların doğru şekilde kullanılması hem maddi hem de manevi zararların giderilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Uygulamada görüldüğü üzere askeri yaralanma vakalarında idarenin sorumluluğu çoğu zaman söz konusu olabilmekte ve açılan davalar sonucunda önemli tazminat kararları verilebilmektedir. Ancak bu süreçlerin teknik hukuki bilgi gerektirdiği ve çoğu zaman uzmanlık isteyen alanlar olduğu unutulmamalıdır.

Hukuki Destek:

Askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmalar, vazife malullüğü süreçleri veya askeri personelin özlük haklarına ilişkin uyuşmazlıklar çoğu zaman teknik ve uzmanlık gerektiren hukuki süreçlerdir. Bu süreçlerde hak kaybı yaşanmaması için dosyanın deneyimli hukukçular tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

SEL-ER HUKUK BÜROSU olarak uzun yıllara dayanan hukuki tecrübemizle özellikle askeri idare hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda müvekkillerimize kapsamlı hukuki destek sağlamaktayız. Askeri görev sırasında meydana gelen yaralanmalar, vazife malullüğü işlemleri, tazminat davaları ve askeri personelin özlük ve mali haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktayız.

Dosyanızın değerlendirilmesi veya hukuki süreç hakkında bilgi almak için ofisimizi ziyaret edebilir, uzakta bulunmanız halinde ise telefon veya diğer iletişim kanalları aracılığıyla tarafımızla iletişime geçebilirsiniz. Müvekkillerimizin süreç boyunca düzenli bilgilendirilmesi ve haklarının en etkin şekilde korunması temel çalışma prensiplerimiz arasında yer almaktadır.

1.Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Nedir?

          Bireysel Başvuru, kamu gücü kullanan kurum veya kişilerin sebep oldukları hak ihlallerine karşı bireylerin anayasal yargı denetimine başvurabilme hakkını ifade eder. 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle mevzuatımızda yer edinmiştir, 23 Eylül 2012 tarihi itibariyle de anayasal yargı denetimi başlamıştır.

2.Bireysel Başvuru Mevzuatı

            Bireysel Başvuru; Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi’nin ‘’ Görev ve Yetkileri’’ başlıklı 148.maddesinin 3.fıkrasında ‘’ Herkes, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.’’ Şeklinde düzenlenmiştir.

3.Kimler Bireysel Başvuru Hakkını Kullanabilir?

            Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir. Önemle belirtmek gerekir ki, kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz. Özel hukuk tüzel kişileri ise sadece tüzel kişiliğe ait haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilir.

4.Bireysel Başvurunun Konusu

            Bireysel başvuru incelemelerinin konusu, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddialarıdır. Ayrıca, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) veya salt Anayasa’da düzenlenen haklar bireysel başvuruya konu edilemez, her iki metinde de düzenlenmiş olan temel hak ve özgürlükler için Bireysel Başvuru yoluna gidilebilir. Bu kural, AİHS’in ek protokolleri için de geçerlidir, Türkiye Cumhuriyeti’nin onaylayıp yürürlüğe koymadığı protokollerde yer alan haklar, bireysel başvurunun konusu olamaz.

5.Bireysel Başvuruda Anayasa Mahkemesi’nin Yer Bakımından Yetkisi

Anayasa’nın 148. ve 6216 sayılı Kanun’un 45. Maddesinde belirtildiği üzere hak ihlaline neden olan işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle bireysel başvuruda bulunulan kamu gücü faaliyeti, Türkiye Cumhuriyeti devletine ait veya onun adına kullanılmış olmak zorundadır.  Kişilerin veya kamu gücü kullanmayan bir kurumun hak ihlaline neden olmuş olması durumlarında Bireysel Başvuru yoluna gidilmesi mümkün değildir.

6.Bireysel Başvuruda Olağan Kanun Yollarının Tüketilmiş Olması Şartı

            Hak ihlali durumunda bireysel başvuru, ikincil nitelikli bir yoldur. İkincil nitelikte bir yol olmasının anlamı, Anayasa Mahkemesi’ne hak ihlali iddiasıyla bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle yasal mevzuatta düzenlenmiş olan tüm olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerektiğini ifade eder. Bu durumu Anayasa’nın madde 148/3 hükmünden ve ayrıca 03/04/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargıla Usulleri Hakkında Kanun’un 45.maddesinin 2.fıkrası ‘’ İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.’’ Hükmünden çıkarmaktayız.

7.Bireysel Başvurunun Süresi

            6216 sayılı Kanun’un 45.maddesinin 5.fıkrasında ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 64.maddesinin 1.fıkrasında düzenlendiği üzere, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru yoluna gidilebilmesi için öngörülen hak düşürücü süre hak ihlalinin öğrenildiği tarihten itibaren 30 gündür. Hak düşürücü sürenin kaçırılması halinde Bireysel Başvuru yoluna gidilebilmesi mümkün değildir.

8.Bireysel Başvuru Nasıl Yapılır?

            Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nde belirtilen şartlara uygun biçimde bireysel başvuru formu doldurularak, Anayasa Mahkemesine doğrudan müracaatla Bireysel başvuruda bulunmak mümkündür.

9.Bireysel Başvuruya Konu Edilemeyecek Haklar

            Anayasa’daki pozitif haklar ( kişiye devletten bir şey isteme hakkını veren haklardır, örneğin çalışma hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı) bireysel başvuruya konu edilemezler. Çünkü bu haklar, devletin olumlu edimine bağlıdır. Bireysel başvuruya konu edilebilecek işlemler, emredici ve bağlayıcı kamu gücü işlemleri olmak zorundadır. Bu bağlamda idarenin genel direktifleri, teklif ve tavsiyeleri bireysel başvurunun konusu olamaz.

10.Bireysel Başvuruya Konu Olabilecek Haklar

            İhlal edildiği iddiasıyla Bireysel Başvuru’ya konu edilebilmesi mümkün olan hususların hem Anayasa’da hem de AİHS’de ( Türkiye’nin onaylayıp yürürlüğe koyduğu Ek protokolleri dahil olmak üzere) düzenlenmiş olması gerekir. Bu kapsamda hem Anayasamızda hem de Sözleşme’de düzenlenmiş olup ihlalleri nedeniyle Bireysel Başvuru yoluna gidilebilecek olan hususlar şu şekildedir:

  1. Yaşama Hakkı
  2. İşkence Yasağı
  3. Kölelik ve Zorla Çalıştırma Yasağı
  4. Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı
  5. Adil Yargılanma Hakkı
  6. Suç ve Cezaların Kanuniliği
  7. Özel Yaşama, Aile Yaşantısına, Konut ve Haberleşme Özgürlüğüne Saygı
  8. Düşünce, İfade, Din ve Vicdan Hürriyeti
  9. Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti
  10. Örgütlenme ve Toplantı Özgürlüğü
  11. Mülkiyet Hakkı
  12. Eğitim ve Öğretim Hakkı
  13. Serbest Seçim Hakkı
  14. Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması
  15. Eşitlik İlkesi ve Ayrımcılık Yasağı
a.Yaşama Hakkı

            Anayasa’nın 17.maddesinin 1.fıkrasında ‘’Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.’’ Hükmüyle yaşama hakkı, maddi ve manevi varlığı koruma hakkıyla birlikte düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu kapsamda devletin yaşamı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. AİHM kararları ışığında devlete üç tür yükümlülük yüklenmektedir:

-kamu görevlisinin kişiyi kasten öldürememesi

-devletin kişinin yaşama hakkını gerekli tedbirleri alarak hukuk yoluyla koruması

-devletin, kişinin ölümüne sebep olanları tespit ederek cezalandırılmaları için etkin soruşturma yürütmesi

Ayrıca Anayasa’nın 40.maddesiyle güvence altına alınmış olan ‘’Etkili Başvuru Hakkı’’ da yaşama hakkı altında kabul edilen bir haktır. Etkili Başvuru Hakkı; bağımsız nitelikte bir hak olmayıp, temek hak ve özgürlüklerin korunması kapsamında yapılacak olan başvuru yollarının güvence altına alınmasıdır.

b.İşkence Yasağı

            Bir kamu görevlisinin veya resmi sıfatla hareket eden kişinin, bir kimseye karşı acı verici eylem gerçekleştirilmesine teşvik etmesi veya örtülü ya da açık olarak onay vermesi işkence fiilini oluşturur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, hukuki anlamda işkence sayılıp eylemin bireysel başvuruya konu edilebilmesi için, eylemin kamu görevlisi sıfatı taşıyan birisi tarafından gerçekleştirilmiş olması gerekir. Devlet bireyleri işkenceye karşı korumak ve işkenceyi engellemek için hukuki ve fiili tedbirleri almak zorundadır. Anayasa’nın 17.maddesinde ‘’ Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağı’’ düzenlenmiştir.

c.Kölelik ve Zorla Çalıştırma Yasağı

            Anayasa’nın 18.maddesine göre; kimse zorla çalıştırılamaz ve angarya yasaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında angarya ‘’ mükellef olmadığı halde vatandaşın zorla iradesi dışında iş yaptırılması’’ olarak tanımlanmıştır. Devletin, angaryayı engellemek için yükümlülüğü bulunmaktadır.

d.Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı

            Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının önem arz ediyor olmasının sebebi, kişilerin temek hak ve hürriyetlerini kullanabilmeleri için özgürlüklerinin ve güvenliklerinin sağlanabilmiş olması gerekmektedir. Özgürlüğü ve güvenliği devletçe temin edilmemiş olan bireyler mülkiyet haklarını, eğitim haklarını ve daha pek çoğunu kullanamazlar. Kişi özgürlüğü ve güvenliğine kamu gücü tarafından yapılan müdahalelerin çerçevesinin kanunla çizilmiş olması ve keyfi olmaması gerekir. Örneğin kişi özgürlüğünün kısıtlandığı bir durum olan tutukluluk için, kanunla bir takım şartlar koyulmuş olmalı ve keyfi ve sebepsiz olarak bireylerin tutuklanması engellenmelidir. Ayrıca kişi özgürlüğünü kısıtlayan tutululuk, adli kontrol vb. tedbirlerin mutlaka hakim kararıyla alınmış olması gerekmektedir.

e.Adil Yargılanma Hakkı

            Devlet, bireylerin önceden belirlenmiş hukuk normları karşısında dürüstçe yargılanmasını sağlama yükümlülüğü altındadır. Adil yargılanma hakkının sağlanabilmesi için  ‘’yargı yeri önünde hak arama hakkı, yasalar ve yargı yerinde önünde eşit olma hakkı, kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız yargı mercileri önünde yargılanma hakkı, aleni duruşma hakkı, gerekçeli karar hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı’’  haklarının sağlanmış olması gerekmektedir.  Anayasa mahkemesi adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla önüne gelen dosyalarda, yargılanılan suçun niteliği, örgütlü suç veya kompleks suç olup olmadığı, sanıkların sayısı, sanıkların sayısı gibi etmenleri bir arada değerlendirerek başvuruyu değerlendirmektedir.

f.Suç ve Cezaların Kanuniliği

            Anayasa’nın 15.maddesinin 2.fıkrasında masumiyet karinesi düzenlenmiştir. Buna göre; hakkında suç iddiası bulunan kişinin, adil bir yargılanma sonucunda suçluluğu mahkeme kararıyla kanıtlanıncaya dek masum sayılacağı kabul edilmektedir.

         Suç ve cezaları kanuniliği prensibi kapsamına göre, suç ve cezalar geriye yürütülemez. Bir fiilin suç olarak kabul edilebilmesi ve cezalandırılabilmesi için, fiilin işlendiği tarihte kanunlar tarafından suç olarak kabul edilmiş olması gerekmektedir. Ayrıca Anayasa’nın 38.maddesinin 2.fıkrasına göre ‘’kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş cezadan dağa ağır bir ceza verilemez.’’ Kanunilik ilkesiyle bireylerin keyfi şekilde yargılanmasının ve cezalandırılmasının önüne geçilmektedir.

g.Özel Yaşama, Aile Yaşantısına, Konut ve Haberleşme Özgürlüğüne Saygı

            Anayasa’nın 20.maddesinde, kişinin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı, özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi gerektiği düzenlenmiştir. Ayrıca Anayasa’nın 21.maddesinde kişinin konutunun dokunulmaz olduğu, ancak hakim kararıyla kişilerin konut dokunulmazlığının ihlal edilebileceği düzenlenmiştir. Bu kapsamda devletin kişilerin konut dokunulmazlığını ve özel hayatlarının gizliliğinin sağlama yükümlülüğü olduğu muhakkaktır. Bu haklar ancak milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması sebepleriyle kanunla sınırlandırılabilir. Anayasa2nın 22.maddesinde ise haberleşme hürriyeti düzenlenmektedir. Bu kapsamda herkes haberleşme hürriyetine sahiptir ve haberleşmenin gizliliği esastır. Bu gizliliğe ancak hakim kararıyla müdahale edilebilir.

h.Düşünce, İfade, Din ve Vicdan Hürriyeti

            Anayasa’nın 24.maddesinde ifade edildiği üzere ‘’ Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse ibadet, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.’’ Bu kapsamda herkesin inanma veya inanmama hürriyetine sahip olduğu, devletin ise bunu sağlama yükümlülüğünün olduğu anayasal olarak güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 25.maddesinde ise kimsenin düşüncelerini açıklamaya zorlanamayacağı düzenlenmiş bulunmaktadır.

i.Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti

            Kimsenin düşüncelerini açıklamaya zorlanamayacağı anayasal olarak güvence altına alınmış bulunmaktadır. Bununla birlikte bireylerin düşüncelerini açıklama ve yayma hürriyetine sahip olduğu da anayasal güvence altındadır. Herkes fikirlerini her türlü söz, sanat, yazı, sembol ile dış dünyaya açıklama hürriyetine sahiptir. Bu hak Anayasa’nın 26.maddesinde düzenlenmiştir, devletin bu hakkı sağlama ve koruma konusunda yükümlülüğü bulunmaktadır.

j.Örgütlenme ve Toplantı Özgürlüğü

            Anayasa’nın 33.maddesinde herkesin önceden bir makamın iznini almaksızın dernek kurabileceği, toplantı düzenleyebileceği güvence altına alınmıştır. Ayrıca bir derneğe üye olmak ya da üyelikten ayrılmak da kimsenin iznine tabi tutulamaz. Bu hak belirli kişiler için sınırlanabilir. Buna göre ‘’ Silahlı Kuvvetler mensupları, kolluk kuvveti mensupları ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde devlet memurları’’ açısında bu haklar sınırlandırılabilmektedir. Bu haklar kapsamında söz edilebilecek diğer bir hak ise Anayasa’nın 34.maddesinde düzenlenen Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkıdır. Bu hak da hiçbir makamın iznine tabi değildir, önceden bildirim usulüne uyarak herkes bu toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını kullanabilir.

k.Mülkiyet Hakkı

            Mülkiyet hakkı mutlak ve ayni bir haktır ve bütün hakların aslında mülkiyet hakkından türediği kabul edilmektedir. Bu sebeple mülkiyet hakkı, temel hak ve özgürlükler içerisinde en önemlisi olarak kabul edilmektedir. Anayasa’nın 35.maddesine göre her gerçek ve tüzel kişinin mülkiyet hakkı bulunmaktadır, devletin bu hakkın dokunulmazlığını sağlama ve koruma yükümlülüğü vardır. Mülkiyet hakkının ihlali; mülkiyet hakkından yoksun bırakma, mülkiyetin kullanımını sınırlandırma ve bu hakkın özüne yapılan müdahaleler şeklinde ortaya çıkabilir. Bu ihlallerin gerçekleşmesi durumunda bireylerin hak ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurma hakkı vardır. Mülkiyet hakkının kapsamında olan bir başka hak ise Miras Hakkıdır. Aynı şekilde devletin bireylerin miras hakkını koruma yükümlülüğü vardır.

l.Eğitim ve Öğrenim Hakkı

            Anayasa’nın 42.maddesinde düzenlendiği üzere kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Bu kapsamda din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın her bireyin bu hakka sahip olduğunu ve devletin de bunu koruma yükümlülüğü altında olduğu anayasal olarak kabul edilmelidir.

m.Serbest Seçim Hakkı

            Anayasa’nın 67.maddesinde vatandaşların oy hakkı, seçimlerde aday olma hakkı ve siyasi faaliyette bulunma hakkı düzenlenmiştir. Seçimler, herkesin düşüncelerini özgürce açıklayabileceği koşullarda, makul aralıklarla ve gizli oyla yapılır.

n.Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması

            Anayasa’nın 40.maddesiyle, Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal eden herkese ilgili makam a başvuru hakkının verilmesini, devletin işlemlerinde onlara karşı gidilebilecek hukuk yollarının gösterilmesini ve devletin verdiği zararı karşılama yükümlülüğü olduğu düzenlenmiştir. Anayasal güvence altında bulunan temek hak ve hürriyetlerin sağlanması kapsamında anayasal olarak böyle bir korumanın düzenlenmiş olması da mantıklıdır.

o.Eşitlik İlkesi ve Ayrımcılık Yasağı

            Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme tabi tutulmalarını sağlamak, ayrımcılığı engellemektir. Anayasa’nın 10.maddesi ile güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın amaçladığı, hukuksal eşitliktir, aynı hukuksal durumlarda bulunanlara aynı muamele yapılacağını düzenler. Ayrıca devletin belirli kesimlere ayrımcılık yapılmasını engelleme yükümlülüğü de bulunmaktadır.

 

Dernekler  hukuku  ile  ilgili  ayrıntılı  düzenlemeler  4721  sayılı  Türk  Medeni  Kanunu (madde 56-100), 5253 sayılı Dernekler Kanunu ve 31.03.2005 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Dernekler Yönetmeliği’nde yer almaktadır.

İşbu yazımızda dernekler hukuku ile ilgili olarak bireyleri aydınlatmak ve aynı zamanda ilgili mevzuatta yer verilen düzenlemeleri hukukçu olmayan kişilerin de kavrayabileceği şekilde sadeleştirmek ve tasniflendirmek amaçlanmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (madde 56-100) kapsamında dernekler hukuku temel itibariyle;

şeklinde 7ana başlık altında düzenlenmiştir.

5253 sayılı Dernekler Kanunu ise; Amaç, Kapsam ve Tanımlar, Genel Hükümler, Denetim ve Bildirimler, İzne Tâbi Faaliyetler, Yasaklar, Ceza Hükümleri ve Diğer Hükümler olmak üzere 7 bölüm ve 40 maddeden oluşmaktadır.

I. TANIM

Dernekler, gerçek veya tüzel en az yedi kişinin kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları, tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarıdır. (TMK m.56, DK m.2/a)

II. DERNEKLERİN KURULMASI ve TÜZEL KİŞİLİK KAZANMASI

Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir. Dernek kurucularının fiil ehliyetine sahip olması gerekir. (TMK m.57, DK m.3)

Konu en üst norm olan Anayasa kapsamında da düzenlenmiş ve ‘Dernek kurma hürriyeti’ adı altında koruma altına alınmıştır. Anayasanın 33. maddesinde yer alan düzenleme;

“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir. Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz. Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir…” şeklindedir.

Dernekler, kuruluş bildirimi ve eklerini mülki idare amirliğine vermek suretiyle tüzel kişilik kazanırlar. (TMK m. 59, Yönetmelik m.5)

Kuruluş bildirimi ve belgelerin doğruluğu ile dernek tüzüğü, en büyük mülkî amir tarafından altmış gün içinde dosya üzerinden incelenir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukukî durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde bunların giderilmesi veya tamamlanması derhâl kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülkî amir, yetkili asliye hukuk mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması için durumu Cumhuriyet savcılığına bildirir. Cumhuriyet savcısı mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebilir. (TMK m. 60, Yönetmelik m.6)

III. TÜZÜK

Her derneğin bir tüzüğü bulunur. Dernek tüzüğünde derneğin;

Dernek tüzüğü, kanunun emredici hükümlerine aykırı olamaz.

Dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümleri uygulanır. (TMK m.58, DK m.4)

IV. ÜYELİK

Hiç  kimse,  bir  derneğe  üye  olmaya  ve  hiçbir  dernek  de  üye  kabul  etmeye  zorlanamaz. (Anayasa 33, TMK m. 63-64)

Fiil ehliyetine sahip bulunan her gerçek kişi ile tüzel kişiler, derneklere üye olma hakkına sahiptir.

Yazılı olarak yapılacak üyelik başvurusu, dernek yönetim kurulunca en çok otuz gün içinde karara bağlanır ve sonuç yazıyla başvuru sahibine bildirilir. Başvurusu kabul edilen üye, bu amaçla tutulacak deftere kaydedilir. (TMK m. 63-64)

Üyeliğin sona ermesi ise 3 farklı şekilde söz konusu olabilir;

Kendiliğinden:  Üyelik  için  kanunda  veya  tüzükte  aranılan  nitelikleri  sonradan kaybedenlerin dernek üyeliği kendiliğinden sona erer. (TMK m. 65)

Çıkma ile: Hiç kimse, dernekte üye kalmaya zorlanamaz. Her üye yazılı olarak  bildirmek kaydıyla , dernekten çıkma hakkına sahiptir. (TMK m. 66)

Çıkarılma  ile:   Tüzükte üyelerin çıkarılma sebepleri gösterilebilir. Tüzükte çıkarma sebepleri gösterilmişse, çıkarma kararına bu sebeplerin haklı sayılamayacağı iddiasıyla itiraz edilemez. Tüzükte çıkarma düzenlenmemişse üye,  ancak haklı sebeple çıkarılabilir. Bu çıkarma kararına, haklı sebep bulunmadığı ileri sürülerek itiraz edilebilir. (TMK m. 67)

 Dernek  üyeliğine  ilişkin  son  olarak  üyelerin  hak  ve  yükümlülüklerine  de  değinmek gerekir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında dernek üyeleri eşitlik hakkına ve oy hakkına sahipken ödenti verme ve sadakat yükümlülüğü bulunmaktadır. (TMK m. 68-71)

V. DERNEK ORGANLARI

Tüzel kişiler, kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar. (TMK m. 49) Derneğin zorunlu organları, genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kuruludur. Dernekler zorunlu organları dışında başka organlar da oluşturabilirler. Ancak, bu organlara zorunlu organların görev, yetki ve sorumlulukları devredilemez. (TMK m. 72)

1. GENEL KURUL

Genel kurul, derneğin en yetkili karar organı olup; derneğe kayıtlı üyelerden oluşur. (TMK m.73)

Olağan Toplantı: Genel kurul, tüzükte belirtilen zamanda yönetim kurulunun çağrısı üzerine toplanır. Olağan genel kurul toplantılarının en geç üç yılda bir yapılması zorunludur. (TMK m. 74, Yönetmelik m. 13)

Olağanüstü Toplantı: Genel  kurul, yönetim veya denetim  kurulunun  gerekli gördüğü hâllerde veya dernek üyelerinden beşte birinin yazılı başvurusu üzerine, yönetim kurulunca olağanüstü toplantıya çağrılır. Yönetim kurulu, genel kurulu toplantıya çağırmazsa;  üyelerden birinin başvurusu üzerine, sulh hâkimi, üç üyeyi genel kurulu toplantıya çağırmakla görevlendirir.  (TMK m. 75, Yönetmelik m.13)

Toplantıya  çağrı:  Genel kurul, yönetim  kurulunca, en az onbeş gün önceden toplantıya çağrılır. Bu amaçla toplantının günü, saati, yeri ve gündemi, üyelere bildirilir. (TMK m. 77, Yönetmelik m. 14)

Toplantı yeri ve toplantı yeter sayısı: Genel kurul toplantıları, tüzükte aksine hüküm olmadıkça, dernek merkezinin bulunduğu yerde yapılır. Genel kurul, katılma hakkı bulunan üyelerin salt çoğunluğunun, tüzük değişikliği ve derneğin feshi  hâllerinde üçte ikisinin katılımıyla toplanır; çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle toplantının ertelenmesi durumunda ikinci  toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak,  bu   topl antı ya   katı lan   ü ye   sa yısı ,   yön eti m   ve

 deneti m  kurulları  ü ye  ta m  sa yısı nın  iki  katı ndan  az  olamaz  . Genel kurul toplantısı, bir defadan fazla geri bırakılamaz. (TMK m. 78)

Toplantı usulü: Genel kurul toplantısının açılışından sonra, toplantıyı yönetmek üzere, bir başkan ve yeteri kadar başkan vekili ile yazman seçilir.

Genel kurul toplantısında yalnız gündemde yer alan maddeler görüşülür.   Ancak,  topl antı da

 h azır  b u lu n an  ü yelerin  en  az  on d a  b iri  tarafın dan  görüşül mesi  yaz ıl ı  olarak  ist enen  konul arın

 gündem e alı nması  z orunludur  . (TMK m. 79, Yönetmelik m.15)

Genel kurulun görev ve yetkileri:

ü  Üyeliğe kabul ve üyelikten çıkarma hakkında son kararı verir.

ü  Dernek organlarını seçer.

ü  Derneğin diğer bir organına verilmemiş olan işleri görür.

ü  Derneğin diğer organlarını denetler ve onları haklı sebeplerle her zaman görevden

alabilir. (TMK m. 80)

Karar yeter sayısı: Genel kurul kararları, toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğuyla

alınır. Şu kadar ki,  tüz ük  değişi kli ği  ve  dern e ğin  f eshi  kararla rı,  ancak  topl antı ya  katı lan  ü yele rin

 üçte  iki  ço ğunluğu yl a  alınabilir. (TMK m. 81)

Oy hakkından yoksunluk: Hiçbir dernek üyesi, dernek ile kendisi, eşi, üstsoyu ve altsoyu arasındaki bir hukukî işlem veya uyuşmazlık konusunda alınması gereken kararlarda oy kullanamaz. (TMK m. 82)

Kararın iptali: Toplantıda hazır bulunan ve kanuna veya tüzüğe aykırı olarak alınan genel kurul kararlarına katılmayan her üye, karar tarihinden başlayarak bir ay içinde; toplantıda hazır bulunmayan her üye kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her hâlde karar tarihinden başlayarak üç ay içinde mahkemeye başvurmak suretiyle kararın iptalini isteyebilir.  Diğer organların kararlarına karşı, dernek içi denetim yolları tüketilmedikçe iptal davası açılamaz. Genel kurul kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlar saklıdır. (TMK m. 83)

2. YÖNETİM KURULU

Yönetim kurulu, beş asıl ve beş yedek üyeden az olmamak üzere dernek tüzüğünde belirtilen sayıda üyeden oluşur.

Yönetim kurulu üye sayısı, boşalmalar sebebiyle üye tamsayısının yarısının altına düşerse; genel kurul, kalan yönetim kurulu üyeleri veya denetim kurulu tarafından bir ay içinde toplantıya çağrılır.   Ç a ğrı  yapıl maz sa,  ü yelerden  birini n  ist emi  üz erine,  sulh   hâkim i,   üç

 ü ye yi  genel  kurulu  t opla ntı ya ç a ğırmakla  gö revle ndirir  . (TMK m. 84)

Görevleri:

ü Derneğin yürütme ve temsil organıdır; bu görevini kanuna ve dernek tüzüğüne

uygun olarak yerine getirir.

ü Temsil  görevi,  yönetim  kurulunca,  üyelerden  birine  veya  bir  üçüncü  kişiye

verilebilir. (TMK m. 85)

  1. 3. DENETİM KURULU

Denetim kurulu, üç asıl ve üç yedek üyeden az olmamak üzere dernek tüzüğünde belirtilen sayıda üyeden oluşur.

Denetim kurulu, denetleme görevini, dernek tüzüğünde belirtilen esas ve usullere göre

yapar; denetleme sonuçlarını bir raporla yönetim kuruluna ve genel kurula sunar. (TMK m. 86)

Derneklerde iç denetim esastır. Genel kurul, yönetim kurulu veya denetim kurulu tarafından   iç   denetim   yapılabileceği   gibi,   bağımsız   denetim   kuruluşlarına   da   denetim yaptırılabilir.  Genel  kurul,  yönetim  kurulu  veya  bağımsız  denetim  kuruluşlarınca  denetim yapılmış olması, denetim kurulunun yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. (DK m. 9)

Görevleri:

ü Derneğin,  tüzüğünde  gösterilen  amaç  ve  amacın  gerçekleştirilmesi  için sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları doğrultusunda faaliyet gösterip göstermediğini,

ü Defter, hesap ve kayıtların mevzuata ve dernek tüzüğüne uygun olarak tutulup tutulmadığını,

Dernek tüzüğünde tespit edilen esas ve usullere göre ve bir yılı geçmeyen aralıklarla denetler ve

denetim sonuçlarını bir rapor halinde yönetim kuruluna ve toplandığında genel kurula sunar.

Denetim kurulu üyelerinin istemi üzerine, her türlü bilgi, belge ve kayıtların, dernek yetkilileri tarafından gösterilmesi veya verilmesi, yönetim yerleri, müesseseler ve eklentilerine girme isteğinin yerine getirilmesi zorunludur. (DK m. 9)

  1. DERNEĞİN SONA ERMESİ
  1. Kendiliğinden

Dernekler, aşağıdaki hâllerde kendiliğinden sona erer:

Ø Amacın gerçekleşmesi, gerçekleşmesinin olanaksız hâle gelmesi veya sürenin sona ermesi,

Ø İlk genel kurul toplantısının kanunda öngörülen sürede yapılmamış ve zorunlu organların oluşturulmamış olması,

Ø Borç ödemede acze düşmüş olması,

Ø Tüzük gereğince yönetim kurulunun oluşturulmasının olanaksız hâle gelmesi,

Ø Olağan genel kurul toplantısının iki defa üst üste yapılamaması hâllerinde kendiliğinden sona erer:

Her ilgili, sulh hâkiminden, derneğin kendiliğinden sonra erdiğinin tespitini isteyebilir. (TMK m.

87)

  1. Genel kurul kararı ile

Genel kurul, her zaman derneğin feshine karar verebilir. (TMK m. 88)

  1. Mahkeme kararı ile

Derneğin  amacı,  kanuna  veya  ahlâka  aykırı  hâle  gelirse;  Cumhuriyet  savcısının  veya  bir ilgilinin istemi üzerine mahkeme, derneğin feshine karar verir. Mahkeme, dava sırasında faaliyetten alıkoyma dâhil gerekli bütün önlemleri alır. (TMK m. 89)

EMSAL KARARLAR

  1. Çıkarma kararı, tüzükte çıkarma sebebi olarak düzenlenen bir haklı sebebe dayanıyorsa; çıkarılan üye,  bu  tüzüğü  kabul  ederek  derneğe  üye  olduğu  için, çıkarma sebebinin haklı sebep olup olmadığına dair itiraz hakkı yoktur.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından verilen kararda; “…4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun

  1. maddesi gereğince; tüzükte üyelerin çıkarılma sebepleri gösterilebilir. Tüzükte çıkarma sebepleri gösterilmişse, çıkarma kararına bu sebeplerin haklı sayılamayacağı iddiasıyla itiraz edilemez. Ancak dernek tüzüğünde çıkarılmaya (ihraca) dair bir hüküm bulunmaması halinde ise, çıkarılma ancak haklı bir nedene dayandırılarak yapılabilir. Bu halde çıkarılan üye çıkarılma kararının iptali için mahkemeye başvurabilecektir. 68. madde ise dernek üyelerinin eşit haklara sahip oldukları, derneğin üyeleri arasında ………… ve sınıf farkı gözetemeyeceği, eşitliği bozan veya bazı üyelere bu sebeplerle ayrıcalık tanıyan uygulamalar yapamayacağı düzenlenmiştir.

Yine  üyelikten  ihraca  ilişkin  Yargıtay  İçtihadı  Birleştirme  Kararında  “Tüzükte  ihraç  sebebi olarak gösterilmeyen hallerde, verilen ihraç kararının, hakkın kötüye kullanıldığından dolayı iptali için dava açılabilir” (Y.20.9.1950 günlü ve 4/10 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı) denilmektedir.

Bir üyenin dernek üyeliğinden çıkarılması konusunda karar verilirken, öncelikle çıkarılma sebeplerinin  tüzükte  düzenlenip  düzenlenmediğinin  göz  önünde  bulundurulması  gerekecektir. Eğer çıkarma kararı, tüzükte çıkarma sebebi olarak düzenlenen bir haklı sebebe dayanıyorsa; çıkarılan üye, bu tüzüğü kabul ederek derneğe üye olduğu için, çıkarma sebebinin haklı sebep olup olmadığına dair itiraz hakkı yoktur. Ancak tüzükte çıkarma sebebi düzenlenmemiş ise, ihraç edilen üye ihraç sebebinin haksız olduğunu ileri sürerek bu kararın kaldırılması için dava açabilir” şeklinde hüküm verilmiştir.

  1. Dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümleri uygulanır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından verilen kararda; “…Yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda yapılan değerlendirmede; iptali istenen yönetim kurulunun ibrasına dair gündem maddesinin görüşüldüğü ve oylamanın yapıldığı toplantının çoğunluk aranmayan ikinci toplantı olduğu, asgari toplantı yeter sayısının TMK’nın 78/2.maddesi ile dernek tüzüğünün 35.maddesi gereği yönetim ve denetim kurulu asıl üye sayısının bir fazlası [(15+5) x2 +1= 41] olduğu, karar yeter sayısının ise toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğu olduğu, karar yeter sayısında salt çoğunluğun hangi sayı esas alınarak belirleneceği hususunda Kanun ve yönetmelikte açık hüküm bulunmadığı,   sadece   toplantıya   katılan   üyeler   ibaresinin   kullanıldığı,   ancak   TMK’nin

58.maddesi gereği dernek tüzüğünün kanunun emredici hükümlerine aykırı olmayacağı, dernek  tüzüğünde  düzenlenmemiş  konularda  kanun  hükümlerinin  uygulanacağı  hükmü gereği bu konunun dernek tüzüğünde düzenlenmiş olup olmadığına bakıldığında, dernek tüzüğünün  genel  kurul  oturumunun  başlamasına  dair  38.maddesinde,  gündem  gereği oylamaların, katılım kartlarının gösterilmesi suretiyle, açık olarak yapılacağı, kararların oy çokluğu ile alınacağı, Yasa ve tüzükçe belli bir oranı gerektiren oylama ve kararlarda, oylamaya geçilmeden önce katılım kartı dağıtımı ve salona girişin, oylama bitinceye değin durdurulacağı, toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan ve tutanağa geçirildikten sonra oylamanın yapılacağı düzenlemesine yer verildiği, dolayısı ile uyuşmazlığın tüzükteki bu madde dikkate alınarak çözüme kavuşturulmasının gerektiği açıktır” şeklinde hüküm verilmiştir.

  1. 5253 sayılı  Dernekler  Kanun’u  mülki  idare  amirine  Kanun’a  ve  tüzüğe  aykırı yapılan genel kurul toplantılarının iptalini mahkemeden isteme olanağı getirmiş ve onun yönünden bir süre öngörmemiştir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından verilen kararda; “…4721 sayılı Türk Medeni Kanununun

  1. maddesinde, toplantıda hazır bulunan ve kanuna veya tüzüğe aykırı olarak alınan genel kurul kararlarına katılmayan her üye, karar tarihinden başlayarak 1 ay içinde toplantıya katılmayan her üye kararı öğrenmesinden başlayarak 1 ay içinde ve herhalde karar tarihinden başlayarak

3 ay içinde mahkemeye başvurmak suretiyle kararın iptalini isteyebileceği, 78. maddesinde ise dernek  genel  kurul  toplantılarının,  tüzükte  aksine  hüküm  olmadıkça,  dernek  merkezinin bulunduğu yerde yapılacağı, genel kurulun, katılma hakkı bulunan üyelerin salt çoğunluğunun, tüzük değişikliği ve derneğin feshi hâllerinde üçte ikisinin katılımıyla toplanacağı; çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle toplantının ertelenmesi durumunda ikinci toplantıda çoğunluğun aranmayacağı, ancak bu toplantıya katılan üye sayısının yönetim ve denetim kurulları üye tam sayısının   iki   katından   az   olamayacağı   düzenlenmiştir.   Türk   Medeni   Kanunu’nun   83. maddesinde yer alan bu düzenleme üyelere tanınmış bir hak iken, Türk Medeni Kanunu’ndan sonra yürürlüğe giren ve daha özel nitelik arz eden 5253 sayılı Dernekler Kanun’u mülki idare amirine Kanun’a ve tüzüğe aykırı yapılan genel kurul toplantılarının iptalini mahkemeden isteme olanağı getirmiş ve onun yönünden bir süre öngörmemiştir.

Buna   göre,   Mahkemece   işin   esasının   incelenmesi,   varsa   taraf   delillerinin   toplanması, gerektiğinde somut olaydaki iddia ile ilgili alanında uzman bilirkişilerden rapor alınması ve oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, davacı idare yönünden öngörülmediği halde hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahisle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş,   Bölge   Adliye   Mahkemesinin   istinaf   isteminin   esastan   reddine   dair   kararı kaldırılarak, İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulması gerekmiştir” şeklinde hüküm verilmiştir.

  1. Bir konu  dernek  tüzüğünde  düzenlenmiş  ise  iş  bu  düzenlemenin  haksız  olduğu üyelerce ilgili madde genel kurulca değiştirilmediği müddetçe ileri sürülemez.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından verilen kararda; “…Davacı vekili, şube kapatılmasının taleplerine rağmen dernek genel kurulunda gündeme alınmadığı iddia edilmiş ise de yukarıda açıklamalar ve Kanun maddeleri dikkate alındığında, yönetim kurulunca gündeme alınmayan bir konunun genel kurul gündemine alınmasına toplantıya katılan üyelerin en az onda birinin yazılı talebi halinde gündeme alınmasının zorunlu olduğu, olağan toplantı dışında genel kurulun olağanüstü toplantıya dernek üyelerinden beşte birinin yazılı başvurusu üzerine, yönetim  kurulunca  olağanüstü  toplantıya  çağrılacağı,  Yönetim  kurulunun,  genel  kurulu

toplantıya çağırmaması halinde ise; üyelerden birinin başvurusu üzerine, sulh hâkimi, üç üyeyi genel kurulu toplantıya çağırmakla görevlendireceği hususları ile birlikte değerlendirildiğinde dernek  içi  denetim  yollarının  tüketildiği  kabul  edilemeyecektir.  Ayrıca  bir  konu  dernek tüzüğünde düzenlenmiş ise iş bu düzenlemenin haksız olduğu üyelerce ilgili madde genel kurulca değiştirilmediği müddetçe ileri sürülemez” şeklinde hüküm verilmiştir.

GEREK YUKARIDA YER VERİLEN KONUYA İLİŞKİN AÇIKLAMALARIMIZ GEREKSE DE BELİRTİLEN EMSAL KARARLARDAN DA ANLAŞILACAĞI ÜZERE; DERNEKLER HUKUKANA İLİŞKİN DAVALAR NİTELİKLERİ İTİBARİYLE HASSAS NOKTALAR BARINDIRMAKTA OLUP UZMAN BİR AVUKAT ARACILIĞI İLE TAKİP EDİLMESİ HAK KAYBINA UĞRANILMAMASI ADINA HAYATİ ÖNEM ARZ ETMEKTEDİR

SEL&ER Hukuk Bürosu, Tüketici Hukuku alanında uzman kadrosu ile müvekkillerini bilgilendirmekte, Tüketici Hakem Heyetine ve Tüketici Mahkemelerine götürülecek tüketici şikayetlerinde, ayıplı mal ve ayıplı hizmetten kaynaklı uyuşmazlıkların çözümünde, diğer tüm sektörlerde de tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu VE ilgili yönetmelikler alanına giren konuların danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.

 SEL&ER tarafından Tüketici Hukuku alanında verilen hizmetlerden bazıları şunlardır:

Türk ticaret kanunu ve ilgili mevzuatlara son derece hakim olan ekibimiz ile birlikte, şirketler ve ticaret hukuku alanında hizmet veren ofisimiz özellikle Ticari İşletme Hukuku, Kıymetli Evrak Hukuku ve Şirketler Hukuku alanındaki tecrübesiyle müvekkillerimize hizmet vermekteyiz. Ticaret hukuku üzerine başlıca çalışma alanlarımız:

 

WhatsApp Canlı Destek